Bir kıtlık zamanında Hoca bir köye gitmiş. Bakmış ki halk yiyip içiyorlar. Hocaya da tatlılar, börekler ikram etmişler. Hoca: "Burası ne bolluk memleketmiş. Bizim oralarda halk açlıktan kırılıyorlar." der. Avamdan birisi: "Behey adam! Deli misin? Sen bayram seyran bilmez misin? Bugün bayram olduğu için herkes kendi kudretine göre yiyecek içecek tedarik ediyor. İşte, dosta, yabancılara, fukaraya ikram ediyorlar. Onun için taam boldur." der. Hoca biraz düşündükten sonra kendi kendine: "Ah keşke her gün bayram olsa da Ümmet-i Muhammed yiyecek sıkıntısı çekmese!" demiştir.
CÜBBESİZ AHMET İLE DİNOSORUS VE RİNOSEROSLARIN BİRLİKTE TAKILDIĞIDIR
Bir sabah Hoca kapısından çıkarken bitişik komşusu tesadüf ederek: "Aman Hoca Efendi! Merak ettim. Bu sabah sizde telaşlı telaşlı, hızlı hızlı lakırdılar işittim. Sonra da bir gürültü oldu. O ne idi?" demekle Hoca merhum ekşi bir suratla: "Bizimki ile biraz atıştık. Sonra da kadın hiddetlenip cübbeme bir tekme atınca cübbem nerdubandan (Merdiven) aşağı paldır küldür düştü de gürültü oldu." deyip komşusu: "Canım Hoca Efendi! Hiç cübbe gürültü yapar mı?" diye ısrar edince Hoca: "Sus a canım! Ne zorluyorsun? İşte içinde ben de var idim.".
"ÖLÜMLE ŞAKA OLMAZ DİYENLER KIYASIYA YANILDILAR BU ÇAĞDA"
Hocaya: "Cenazeyi götürürken tabutun önünde mi bulunmalı, arkasında mı?" diye sormuşlar: "İçinde bulunmayın da, neresinde bulunursanız bulunun." demiş.
ADAM OLUNSUN
Hoca dam aktarırken bir dilenci: "Azıcık aşağıya buyurun sizinle bir sohbetim var." deyip Hocayı ta aşağıya indirmiş. Aşağı inince haline acındıracak bir makamdan sonra sadaka istemiş. Hoca elinden tutup izzet ve ikramla dama çıkarmış: "Allah vere kuzum." demiş.
DESE DESE HOCA NASREDDİN DEMİŞTİR*
Hocaya Timurlenk demiş ki: "Hoca bilirsin ki halife-i Abbasiye'den her birinin ünvanı kimi Muvaffak-Billâh, kimi Mütevekkil-Alellâh, kimi Mu‘tasım-Billâh hep bu yolda idi. Ben de onların meyanında gelseydim; benim ünvanım ne olurdu?" Hoca derhal demiş ki: "Ey Sâhipkıran* hiç şüphe etmeyiniz ki sizinki muhakkak surette NEÛZÜBİLLÂH olurdu."
*Timurlenk ile Hoca birbirlerini görmemiştir. Yaklaşık bir asır var aralarında. Yakıştırma yollu fıkralardandır.
*Sâhipkıran: Uğurlu olarak bilinen Zühre (Venüs) ve Müşteri (Jüpiter) yıldızlarının aynı burç ve aynı derecede oldukları kutlu zamanda doğan kimse, böyle bir zamanda tahta çıkan çok başarılı hükümdar. (http://www.lugatim.com/SÂHİPKIRAN-SÂHİBKIRAN)
DAHA DA KUYUYA İNMEM!
Bir gece ay aydınlığında Hoca kuyudan su çekecek olur, bakar ki ay kuyunun içindedir. Çıkarmak için ipe çengeli takıp sarkıtır. Tesadüfen çengel bir taşa takılır. Hoca olanca kuvvetiyle ipi çekmekle çengel kurtulup Hoca sırtüstü düşünce bakar ki ay gökyüzündedir: "Hamd'ü Sena olsun! Çok zahmet çektim ama hele ay da yerine geldi ya." demiş.
LAHANAYI YERKEN KITIR KITIR SAPINA GELİNCE ME
Bir gün Hocanın hanesine hırsız girer. Haremi telaşla: "Efendi! Hırsız geziniyor." demekle Hoca gayet kayıtsız bir tavırla: "Karı sen hiç tınma. O işe yarayacak bir şey bulsun da elinden alması kolaydır." demiş.
NEYİ KAYBETTİĞİNİ
HATIRLA
Hocanın hanesinin alt katında (dehliz) denilen boş ve loş mahalde bir yüzük kayıp olmuş, bulamamış. Çıkmış kapısı önünde ararken komşusu sual edip içeride yüzük kayıp ettiğini anlayınca: "O surette içeride arasana!" demekle Hoca: "A kardaşım! Bilirsin bizim evin içerisi pek karanlık, orada yüzük görünmez. Onun'çün burada arıyorum." demiştir.
EKONOMİST’E Mİ, EŞEĞE Mİ İNANMALI?
Bir gün komşusu Hocadan eşek ister. Hoca: "Yoktur." der. O esnada eşek içeriden anırmaya başlar. Herif: "Efendi! Sen eşek yok diyorsun, halbuki bak eşek zırlıyor." deyince Hoca başını sallayarak: "Allah Allah! Yahu, sen ne acayip adamsın? Eşeğin sözüne inanıyorsun da, ak sakalımla benim sözüme inanmıyorsun." demiştir.
İŞTE ŞİMDİ GÜRUHA DÖNÜŞTÜNÜZ!
Bir gün Hoca bir leylek tutup evine getirerek uzundur diye gagalarını, ayaklarını kesmiş. Şöyle bir yüksek yere oturtmuş: "İşte şimdi kuşa döndün." demiştir.
ALLAH'IN
EL-MÜNTEKİM* İSMİ DE VARDIR
Hoca efendinin güzel bir kuzusu var imiş. Hiç yanından ayırmayıp itinalıca beslediğinden türlü türlü şaklabanlıklar yapıp Hocayı eğlendirirmiş. Ahbabı kuzuyu gözlerine kestirip Hocayı iğfal ederek yemeğe karar verirler. Birisi gelip: "Hoca Efendi, bugün yarın kıyamet kopacak imiş! Bu kuzuyu ne yapacaksın? Getir şunu yiyelim." der. Hoca aldırmaz. Biri daha gelir. O da bu yolda söyler. Hoca onu da savar. Derken tacizler tevali* eder. Artık Hoca bizâr olup ertesi gün bir seyrangâhta kesilerek ziyafet çekilmesine karar verilir. Kuzu kesilir, ateş yakılır. Hoca kuzuyu çevirmeye başlar. Arkadaşları dahi soyunup esvablarını Hocaya teslim ederek münasip bir meydanlığa oynamaya giderler. Sevgili kuzusunu eliyle büryan etmek mecburiyet almasında bulunan Hoca, fırsattan istifade ederek esvabın hepsini ateşe urup yakar. Biraz sonra koşmaktan yarânın karnı acıkıp geri geldiklerinde görürler ki esvabın cümlesi yanıp kül olmuş. "Aman Hoca ne yaptın?" diye Efendinin üzerine hücum eylemeleriyle Hoca der ki: "Ey oğul! Ne telaş ediyorsunuz? Yarın kıyamet kopacak imiş, ne yapacaksınız esvabı, esbabı?"
RENKLİ KALEM TEKNİĞİ İCADINDAN ÖNCE, ABUZİTTİN'İN TARİFİNDEN SONRA
Bir gün bir adam avucunda tuttuğu yumurtayı işaret ederek: "Hoca Efendi. Şu avucumdakini bilirsen sana bundan bir kayğanalık vereyim." dedikte Hoca: "Biraz şeklini tarif et, bilirim." der. O adam: "Dışı beyaz, içi sarıdır." diye izah edince Hoca der ki: "Bildim, bildim. Şalgamı soymuşlar, ortasını oymuşlar, içine havuç koymuşlar."
TEK HOCA, TEK VAAZ, TEK CEMAAT, TEK KÜRSÜ, TEK HAMAM TASI
Hoca Nasreddin Efendi Akşehir'de bir gün vaaz için kürsüye çıkıp: "Ey Mü'minler! Ben size ne söyleyeceğim biliyor musunuz?" demiş. Cemaat: "Bilmiyoruz" demeleriyle Hoca: "Siz bilmeyince ben size ne söyleyim?" deyip kürsüden iner, bırakır gider. Yine bir gün kürsüye çıkıp evvelki sualini tekrar edince bu sefer cemaat: "Biliyoruz" derler. Hoca: "Madem ki biliyorsunuz o suret de benim söylemekliğime ne lüzum kalır?" der, yine çekilir gider. Cemaat hayrette kalarak: "Efendi bir daha kürsüye çıkarsa Kimimiz bilir, kimimiz bilmeyiz." demeye karar verirler. Hoca yine bir gün çıkıp ahaliye evvelki sualini tekrar ederek: "Kimimiz biliriz, kimimiz bilmeyiz" cevabını alınca Hoca ciddiyetine hiç halel getirmeyerek: "Ne kadar âlâ, öyle ise bileniniz bilmeyeninize öğretsin." demiş.
KULP
TAKILACAK BİR ŞEY KALMAYAN ÇAĞDAYIZ
Hoca gençliğinde sabahın alaca karanlığında, bir bağçeye (bahçe) girip eline geçirdiği kavunu, karpuzu, havucu, şalgamı elindeki çuvala doldurmakta iken bağçevan (bahçıvan) ansızın Hocanın üstüne çullanır, Hoca şaşırır. Bağçevan ile aralarında şöyle bir muhavere geçer.
"Burada ne ararsın?" deyince:
"Akşamki dehşetli fırtına beni buraya attı!"
"Ey, bunları kim kopardı?"
"Fırtına beni oradan oraya attıkça ben de her neye yapıştımsa elimde kaldı."
"Pek alâ. Ya, bunları çuvala kim doldurdu?" deyince,
Hoca: "Evet, filhakîka ben de onu düşünüyor, ona da bir kulp takmaya uğraşıyordum."
Farsça bağ (Bāġ) "üzüm yetiştirilen yer, yeşillik, bahçe, bostan" kelimesinden
Bağban: Bağ bekçisi, bahçıvan.
Bahçe (Bağçe): Ürün yetiştirilen toprak parçası, çevrili küçük yeşillik alan".
Hoca
bir gün vaaz esnasında demiş ki: "Ey Müslümanlar! Hakk Teala'ya şükür edin
ki deveye kanat vermedi. Yoksa damlarınızı başınıza yıkardı.".
SARF VE NAHİV
Üstâdı; softalık esnasında Hocaya: "(Nasr) ne kelime?" demiş. Hoca derhal: "masdar" demekle hocası: "Niçin doğru cevap vermiyorsun?" demesi üzerine Hoca: "Fiil-i mazi desem iş uzayacak. Çünkü malum'u var, meçhulü var, müspeti var, menfisi var, müzekkeri var, müennesi var, müfredi var, cem'i var, var var, var. Masdar ise böyle şeylerden azadedir. Öyle dalı budağı yok. (Masdar) dersin bir sözle kurtulursun!" demiş.
Hoca sohbet esnasında evliyalıktan dem vurmaya başladı. "Senin evliyalığını neden bilelim?" dediler. "Hangi taşı, hangi ağacı çağırsam gelir" dedi. "Öyle ise şu karşı ki pelit ağacını çağır; bakalım!" dediler. Hoca tavr-ı mahsus ile üç kere: "Gel, ya mübarek!" demişse de ağaç yaprağını bile kımıldatmayınca Hoca kös kös ağacın yanına gitti. "Hani? Ağacı ayağına getirecektin?" dediler. "Bizim tayfamızda gönül kibir olmaz. Dağ yürümezse abdal yürür." demiştir.
“OPEN
YOUR HEART, I'M COMING HOME”1
Hocaya "Adam olmanın yolu nedir?" demişler. "Bilenler söylerken can kulağıyla dinlemeli. Söylediği sözü yine kendi kulağı işitmeli." demiş.
1- Kalbini aç, eve geliyorum.
“VERİTAS OMNİA VİNCİT”1
Akşehir’e bir İrani gelmiş, İsfahan’da şahın yüz, yüz elli odalı şu kadar bin arşın Merba’ında2 mu’tad3 sarayları olduğunu kemal-i mübalağa ile tevsif4 eyler imiş. Hoca buna karşı: “Bizim payitahtımız olan Bursa’da böyle nice saraylar var; hatta yeni yapılan kaplıcanın boyu beş bin arşın!..” derken başka bir İranlı meclise dahil olup henüz Bursa’dan gelmekte olduğunu söylemesiyle Hoca eski hızında devam edemeyip: “… Eni de elli arşındır!.. “ der. İrani: “Pes bu nice olubdur ki eni hergiz5 boyuna uygun düşmedi!” deyince Hoca: “Ben onun enini boyuna uyduracaktım ama pek aksi zamanda şu Acem baba meclisimize kadem bastı!” demiştir.
1- Hakikat Her Şeyin Üstesinden Gelir
2- Merba': Yazlık. Yazın oturulan mesken. Saray. (https://www.luggat.com/index.php#ceviri)
5- Hergiz: Asla, kat’iyen, hiçbir vakit, hiçbir şekilde. (http://www.lugatim.com/s/Hergiz)
BU DİYARDAN GİTMEYECEĞİZ
Bir meseleden dolayı köylüsü hocayı kadıya şikâyet eylemeleriyle kadı hocayı celp edip: "Köylü seni istemiyor. Başının çaresine bak!" deyince Hoca: "Asıl ben köylüyü istemem. Varsın onlar hangi cehenneme isterlerse gitsinler. O kadar halk nereye gitse bir köy teşkil edebilirler. Fakat ben bir başıma şu yaşımdan sonra çiftimi çubuğunu dağıtayım da kendime hangi dağ başında mesken tedarik edeyim?" demiştir.
“’US
BÖNDÜR’ MÜ DİYORMUŞ HEGEL”1
Tüccarlardan biri diğer memlekete giderken
yol uğrağı olan bir kervansaraya iner. O akşam hancı buna bir tavuk iki yumurta
yarım ekmek verir, atına da bir tutam ot döker. Sabahleyin erkenden yola
gideceğinden hancıya: "Hesabımızı avdette2 görürüz!"
der kalkar, gider. Üç ay sonra avdette hana uğrayıp yine tacire tavuk yumurta,
atına ot verdikten sonra ertesi gün giderken: "Ey gel bakalım hancı
baba! Borcumuz kaç para?" deyince hancı: "Vallah; hesabımız
uzunca olacak ama eğer siz bire beşe bakmazsanız kolayca uyuşuruz. Haydi
helalinden iki yüz akçe ver de yüzünün aklığıyla çık git! Şu şartla ki her
gidiş gelişte bize uğramalı ha!.." deyince paranın ne demek olduğunu
ve para nasıl kazanıldığını pekiyi bilen tacir hayrette kalarak: "Aman
hancı baba! Aklını mı bozdun, yoksa bir su-i niyetin3 mi var? İki
tavuk, dört yumurta iki yüz akçe bu ne demek?" demesine cevaben hancı
da: "Hesabın biraz uzunca olacağını söylemiştim a! Şimdi arz edeyim.
Mesele ayna gibi meydana çıksın da o vakit bana darılmaya hakkınız olmadığı anlaşılır.
Sizin bundan üç ay evvel yediğiniz tavuk her gün bir yumurta yumurtlasa ayda şu
kadar yumurta eder. Onlar kuluçkaya yatırılmakla bu kadar piliç olur ki bittabi
onlar da tavuk olarak yine yumurta yumurtlardı. Avdette yediklerinizde bunlara
ilave edilip aradan üç sene geçmesi farz edilince azim bir tavuk mandırası
olarak bundan yüzlerce akçe kazanabileceğini siz pekâlâ hesap edebilirsiniz.
Ben işi kısa kesip iki yüz akçeye razı oldum ki bu hesapça sermayesi bile
değildir. Siz tavukları, yumurtaları yiyip telef eylemekle tenasülü4
kat' eylemiş5 oldunuz. İşte onun en azından ücreti bittabi bu kadar
olsun tutacağı derkârdır6!" deyince bahis uzayıp iş
mahkemeye dayandı. Hancı; şehre yabancı, fakat gayet semiz şaşkın bir kaz
geldiği cihetle müştereken istifade eylemelerini hâkime lisan-ı münasiple
anlatmış olmakla esnayı murafaa da hâkim tacire: "Sen yediğin
tavukları, yumurtaları hancı ile pazarlık ettin mi?" dedi. Tacir: "Pek
değersiz bir şey olduğundan, avdette yine oraya uğrayacağımdan pazarlığa lüzum
görmedim." dedi. Hâkim: "Avdette yediğin vakit pazarlık ettin
mi" demekle tacir yine: "Hayır!" cevabını verdi.
Hâkim: "Avdet için müddet tayin eylediniz mi?" deyup: "Hayır!"
cevabını aldı. Hâkim: "Muayyen olmayan bir müddette iki tavuk altı
yumurtadan binlerce tavuk, binlerce yumurta almak kabil mi, değil mi?"
dedi. Tacir: "Şüphesiz!" dedi. Meazalık7 tacir bazı
itirazlar serd eylemişse de sağlam olmadığından hâkim tarafından çürütüldü.
Biçare iki yüz akçeye mahkûm olunca etekleri tutuştu. Haline merhamet edenlerden
biri tacire Hoca Nasreddin merhaba efendiyi salık verdi. Hemen koşarak hoca
efendiye meseleyi bir tafsil anlattı. Hoca merhum usulü veche davayı iadeye
muvaffak olup üç gün sonraya ta'lik ettirdi. O gün vakti muayyende Hoca isbat-ı
vücud eylemedi. Bir saat geçti. Yine görünmedi. Nihayet mahzur gidip hanesinden
celp eyledi. Hocaya bittabi kızmış olan hâkim hiddet ve şiddetle: "Niçin
vaktiyle gelmedin de meclisi intizara bıraktın! Bu kadar zevat-ı kiramı muattal
bir halde beklettin!" dedi. Hoca hiç fütur etmeden: "Telaş
etme efendi hazretleri! Tam geleceğim esnada ortak geldi, tarlaya adi buğday
ekeceğini işittiğim cihetle çağırtmıştım. Kalktım; ambardan bulgur yaptırmak
için kaynattığım deve dişi gibi buğdaydan miktarı kâfi çuvallara doldurdum. Ne
yapayım, ehemmiyet vermesem herif en adi, deliceli, ot tohumlu, katkısı
buğdaydan çok nesneyi serpiverecek. Bittabi iyi mahsul vermeyecek. Onun yarısı
ortaklığa bir haylisini de güya en alâ tohum ücretine mukabil alacak. Bakiye
kalanı da öşre gidecek. Ümidimiz berhava olacak iyisi mi, kışın bulgur pilavını
az yerim de gelecek senede adamakıllı mahsul alırım. Onun'çün elceğizimle
kaynattığım her biri nohut gibi bulgurluğumdan tahminen iki çuval kadar
tohumluk verdim. İşte geç kaldığıma sebep budur." demekle hasmının
zayıf tarafını bulanlara mahsus bir çehre ile hâkim meclise müteveccih olup: "Efendiler,
duydunuz a! Bu adam kaynamış buğdayı tarlaya ektiriyor. Hiç kaynamış buğday
çıkar mı? Bu akılda adamların sözü böyle bir makamda mesmu'8 olur
mu?" deyince Hoca der ki: "Ya kızartılmış tavuktan, pişmiş
yumurtadan kocaman bir tavuk mandırası husule gelir mi ki iki tavuk dört
yumurtadan dolayı bu Müslümanı iki yüz akçeye mahkûm ettiniz!" diyerek
hâkimi habt etmiş, davayı da çürütmüştür. Bütün mahkemeyi dolduran halk; hocanın
bu irfan ve kemalini alkışlamıştır.
1- Bir Metin Eloğlu şiirinin
mısraıdır.
2- Avdet: önüş,
geri geliş, gidilen yerden dönme (http://www.lugatim.com/s/avdet)
3- Su-i niyetin: Kötü niyet, kötü maksat.
(http://www.lugatim.com/s/suiniyet)
4- Tenasül: Birbirinden doğarak üreme
(http://www.lugatim.com/s/TEN%C3%82S)
5- Kat’ eylemek: Devam
etmeyecek şekilde bitirme, son verme. (http://www.lugatim.com/s/KATI)
8- Mesmu': Duyulmuş, işitilmiş,
haber alınmış. (http://www.lugatim.com/s/mesmu)
OKUMUŞ*
Akşehir fukarasından biri ele geçirdiği kuru ekmeğe katık tedariğini düşünürken bir aşçı dükkânı önüne gelir. Bakar ki et tenceresi fıkır fıkır kaynıyor. Kokusu etrafa amberler nisar** ediyor. Hemen tencere başına çöküp kopardığı lokmaları yemek buğusuna tutarak nemlendikçe ağzına atarmış. Aşçı bu nevi taam edişe şaşıp evvela kemal-i sükunetle seyreder. Fakirin ekmeği bittiği gibi yakasına sarılıp yediği yemeğin parasını ister. Fakir, maddeten aşçının bir lokmasını bile almadığından bahisle para vermekten imtina eyler. O esnada Hoca merhum Akşehir'de hâkim imiş. Aşçı fukarayı, huzur-u hâkime götürür. Hoca meseleyi dinledikten sonra cebinden bir avuç para çıkarıp aşçıyı yakınına çağırır: "Kulağını iyice bana ver!" deyip parayı şıkırdatır. "Al sesini!" der. Aşçı şaşkın şaşkın: "Efendi! Bu ne biçim muamele?" deyince Hoca der ki: "Tam adil ve hakkaniyete muvaffak bir hükümdür! Yemeğin buğusunu satan paranın sesini alır!".
*Okumuş: Tokatçı filminin senaryosunu yazan bu fıkrayı çok iyi biliyor.
**nisar: açma, saçılma, serpme, serpilme
http://www.lugatim.com/s/nisar
SEZAR'IN HAKKI SEZAR'A-3
Hoca zamanında Konya'da rüşvet yemekle meşhur bir kadı var imiş. Hoca bir ilamı tasdik için Konya'ya gönderip aylarca beklediği ve acı tatlı tekidatda* bulunduğu halde bir türlü ilamı çıkartamamış. Kendisi Konya'ya gitmeye mecbur olmuş. Kocaman bir çömleği de hediye olarak takdim eylemiş. Kadı çömleğin ağzını açıp alâ revak bal ile mali olduğunu görünce selamlığa çıkıp hocaya gayetle hürmet etmiş ve derhal ilamı tasdik edip eline vermiştir. Hoca ilamı koynuna sokup kadıya manidar bir nazarla veda ederek gider. Bir iki gün sonra kadı efendiye başka birisi tarafından kaymak ihda olunmakla hemen bal çömleğine müracaat eder. Kepçeyi saldığı gibi iki parmak balın altı sapsarı koyu balçık olduğu anlaşılır. Kadı fena halde hiddetlenip hemen mahzuru** çağırarak: "Git! Çabuk şu kâinatın mesharası (maskara) Nasreddin denilen herifi aldatarak verdiğim ilamı al getir!" der. Mahzur Hocayı Akşehir'e azimet için çarşıdan öteberi alırken bulur. Kemal-i tazimle etekledikten sonra: "Efendi hazretleri! Nasılsa ilamın sebk*** ve rabtında bir bozukluk olmuş. Veriniz kadı biraderiniz hemen ıslah edip yine aynen iade eyleyecektir!" deyince Hoca bir tebessüm-ü müstehziyane ile: "Bozukluk ilam-ı şer'i de değil, sizin kadının akidesinde! Bizim ilamı (Allah razı olsun) maiyetindeki salha-i memurin ıslah eylemiştir. Cenab-ı Hak onun kendisini ıslah eylesin!" deyip hemen şehirden çıkmıştır.
*tekid: Daha önce yazılmış veya söylenmiş olan bir şeyi tekrar hatırlatma, bir daha bildirme.
http://www.lugatim.com/s/TEK%C4%B0T
**mahzur: kadı emrinde kolluk gücü.
***sebk: Önceden olma, geçme, evvelce geçme, vâki olma, sebkat.
http://www.lugatim.com/s/sebk
"ELALEM NE DER DİYE BİR PUT VARDIR"
Hoca merhum oğlu ile bir köye gidiyormuş. Oğlunu eşeğe bindirmiş, bazı kimseler görüp: "Hey gidi zamane gençleri! Ağzının ilmiyle şu ihtiyar babasını yayan yürütüyor da kendisi rahat rahat eşeğe binip gidiyor." demişler. Çocuk: "Bak baba! Ben sana ısrar etmedim mi? Haydi artık daha ziyade inat etme, şu eşeğe bin!" demiş. Hoca eşeğe binmiş. Biraz gitmişler. Birkaç kişi tesadüf edip: "Ayol senin kemiğin kartlaşmış. Hem işte geldin gidiyorsun. Bu taze fidanı bu kadar zahmete koşup da kavurmak layık mı?" derler. Hoca tutar, çocuğu da arkasına bindirir. Birkaç adım gider gitmez, bir bölük herzevekile daha tesadüf ederler. Bunlar da bakıp: "Amma insafsızlık ha!... Bir eşekçiğe iki kişi birden biner de uzun yola gider mi? Bakın şu herife! Hoca da olacak!" derler. Hoca artık kızıp eşekten kendi de oğlu da inerler. Eşeği önlerine katarlar. Çok geçmez bil tesadüf birkaç adama daha rast gelirler. "Allah Allah!.. Bu ne budalalık. Eşek önlerinde bomboş hoplaya sıçraya koşsunda kendileri bu sıcakta toza toprağa bulanarak kan ter içinde yayan yürüsünler. Dünyada ne şaşkın adamlar var?" dediklerini işitince Hoca demiş ki: "Lakin yahu! Bu halkın dilinden kurtulabilen varsa ona aşk olsun.".
"SÖZLERİM İHANETE VARACAK DOĞRULUKTA OLSAYDI"
Bir gün Hocayı iğfal edip yalancı şahitliğe götürürler. Müddei huzur-u kadı da hasmından buğday dava eder. Hocayı çağırırlar. Arpa diye şehadet eder. "Efendi! Yanıldın; buğday diyecektin." dediklerinde Hoca: "Behey cahiller! Yalan olduktan sonra ha buğday olmuş ha arpa." demiştir.
*iğfal: 1- Gaflete düşürüp yanıltma, kandırma, aldatma 2- Bir kızı kandırıp baştan çıkarma http://lugatim.com/s/İĞFAL
SEZAR'IN HAKKI SEZAR'A* - 2
Hocanın ensesine bir herif bir sille urmuş. Hoca arkasına dönüp bakınca: "Affedersiniz. Sizi teklifsiz dostlarımdan birine benzettim." demişse de Hoca yakasını bırakmayıp sürükleyerek mahkemeye götürmüş. Kadıya şikayet etmiş. Meğer o herif kadının ahbabı imiş. Kadı herifi çağırtıp: "Haydi Hoca! Sen de buna bir sille ur!" demiş. Hoca razı olmamış. Kadı: "Öyle ise Hoca efendi! Hakkın bir akçedir. Haydi efendi cezai nakdi olmak üzere bir akçe getir. Hoca efendiye verelim de sizi haklaştıralım." diyerek herifi aşırmış. Hoca saatlerce bekleyip herifin savuşturulduğunu anlayınca kadının dalgınlığından istifade edip: "Ya Settar!" diyerek kadının boynuna levendane bir sille aşk etmiş ve: "Efendi hazretleri daha intizara vaktim yok. O bir akçeyi o adamdan sen al." diyerek savuşup gitmiştir.
*Markos’a Sor
HOCA MERHUMUN KOMİKLİK OLSUN DİYE DEĞİL NEZAKETEN EŞEĞE TERS BİNDİĞİDİR
Bir gün Hoca, mollaları arkasında olduğu halde Camii Şerife derse giderken merkebe ters biner. Mollalar: "Hoca Efendi! Niçin böyle ters binip rahatsız oluyorsun?" Dediklerinde efendi cevaben: "Eğer doğru binsem siz benim arkamda kalacaksınız. Siz önde gidecek olsanız ben arkada kalıp yüz yüze gelemeyeceğiz. İmdi* böyle binmek evladır" demiş.
*dedene sor.
SEZAR'IN HAKKI SEZAR'A
İki komşu birbirine bitişik hanelerin karşısındaki dükkânda otururken bir köpek gelip iki evin ortası hizasında sokağa yestehler(1). Biri: "Senin evine yakındır, sen kaldır." der. Öbürü: "Hayır, senin evine daha yakındır, sana düşer." diyerek nizâ’ı(2) arttırıp mahkemeye giderler. Meğer hoca efendide kadının yanında bulunurmuş. Kadı, hoca merhumla eğlenmek için: "Efendi! Bu davayı da sen fasıl et." deyince hoca müddeilere hitaben bilâ-tereddüt: "O sokak tarîk-i âmm(3) değil mi? O berhavadır, kimsenin mülkü olamaz. Bu surette ne sana düşer ne buna düşer. O nesne kadı efendiye düşer." demiş.
1- Yestehlemek: büyük abdestini yapmak, dışkılamak
http://www.lugatim.com/s/yestehlemek
2- Nizâ': çekişme, kavga
http://www.lugatim.com/s/niza
3- Tarîk-i Âmm: Herkesin geçmesine mahsus yol
http://www.lugatim.com/s/tarik-iamm
"BİZE NE BAŞKASININ ÖLÜMÜNDEN DEMEYİZ"
Bir zaman Hoca Sivrihisar'da hatip iken subaşı(1) ile kavga eder. Nasılsa o esnada subaşı ölür, defin ederler. Hocaya: "Efendi! Gel telkin(2) ver." derler. Hoca: "Başka bir hoca bulun, benimle kavgalıdır, sözümü tutmaz." demiş.
1- Subaşı: Evvel zamanlarda, Türkçe de askerlerin kumandanı demekse de sonraları bu unvan daha küçük rütbedeki askerlere verilmiştir. Hocanın asrında "Candarma Kumandanı" makamında imiş.
2- Telkin: Cenaze gömüldükten sonra sual melekleri gelir. Ona Müslümanlığına dair sual sorar. Hoca o suale vereceği cevapları telkin eder, anlatır. Herhalde orada bulunan dalgın adamlara "İşinizi bu zamana bırakmadan vaktiyle hesabınızı görünüz." diye iyi bir nasihattir.
SAHİCİLİK ÜZERİNE
Hoca merhum talebeliğinde bir kasabaya cerre* gidip Camii Şerif de vaaz eylediği esnada bilmünâsebe Hazreti İsa Aleyhisselamın dördüncü kat gökte bulunduğunu söylemiş. Camiden çıktığı esnada ihtiyar bir kadın yanına yaklaşıp: "Canım efendi hazretleri! Derste bir nokta pek ziyade merakımı mucip oldu. Hazreti İsa Aleyhisselamın dördüncü kat gökte olduğunu söylediniz. Acaba iki gözüm orada ne yer ne içer idi?" deyince Hoca’nın tepesi atıp demiş ki: “Be haddini, vazifesini bilmez kadın! Ben şuraya memleketinize geleli bir ay oluyor. Bir gün olsun ‘Şu zavallı hoca acaba ne yer ne içer?’ diye sormadınız. Şimdi benden ta dördüncü kat gökte Tanrı ziyafetinde bulunan, her gün türlü türlü cennet taamlarıyla beslenen kocaman bir zat-ı şerifi mi soruyorsun? "
*Cerre gitmek, cerre çıkmak: vaktiyle medrese talebelerinin üç aylarda köylere dağılıp halka, ahaliye vaaz edip, namaz kıldırıp, müezzinlik ederek para ve erzak toplamaları, bir çeşit staj.
BÜYÜKLER O ALLAH'IN BELALARI
Bir gün hocanın buzağısını bükelek* tutmuş. Öte beri koşarak zerzevatları harap etmiş. Hoca hemen bir sopa yakalayıp öküzü dövmeye başlamış. "Hoca tarlayı buzağı harap etti. Bu kabahatsiz öküzü niye dövüyorsun, kabahati nedir?" dediklerinde: "Hep suç yaşlı öküzündür. Bu öğretmemiş olsa dünkü buzağı bu haşarılığı ne bilsin?" demiş.
*Bükelek: Bükelek sineği, sığır sineği. En çok sığırlara musallat olur. Kuyruk altına konup da kan emmeye başladığında şiddetli acı ve rahatsızlık çeken hayvan kuyruğunu kaldırıp çıldırmış gibi koşar. Öyle ki, gözü hiçbir şey görmez; önüne uçurum çıksa, fark etmez atlar. Fakat o habis sinek yapıştığı yerden kolay kolay ayrılmaz. Ayrılsa da saniyeler içinde tekrar konar.
Yorumlar
Yorum Gönder