SÜNEPE İSLAMLIK, PESPAYE ÖZGÜRLÜK





Son günlerde, Ramazan ayında olmamız hasebiyle, yapılan iftar toplantıları bir tartışma zemini doğurdu. İyi kötü bir tartışmanın olması tabii güzel bir şey. Fakat tartışmanın iki kutbundaki insanların idraken çiğlikleri ve buna mukabil aynı eşhasın simalarındaki pişkinlik uzun bir vakitten beri köpürtmeye çalıştığım yazma iştiyakımı hareketlendirdi. Yukarıdaki cümleden beni yazmaya sevk eden amillerin bir tenakuz oluşturduğunu düşünebilirsiniz. Hayır, bahsettiğim “İdraken çiğliğe mukabil simaen pişkinlik” hali ısınarak ağan suyun soğuyarak yağması kadar tabii bir şeydir.

Vaktiyle bir manzumede kalemi cerrah neşterine teşbih etmiştim. Bu teşbihi birkaç yönlü düşünmek mümkündür. Kalem sivri ucu ve kullanım şekliyle neşteri andırıyor mesela. Ama asıl nükte kalemin bir cerrah neşteri gibi cerahati deşmesinde mahfuz. Kimin cerahatini deşiyor kalem? Yazanın mı, okuyanın mı yoksa yazarken yırttığı kâğıdın mı? Sonuncusu olmadığı belli... Neden bahsettim bundan? Çünkü benim bir karın ağrım var ve bunu yazıyorum. Okuyorsunuz öyleyse ya hemderdiz ya hemdert olacağız ya da muarız kalacaksınız. Bu herhangi bir yazının tabii menhecini, yolunu ifade ediyor. Bilinç düzeyinde fark edilsin istedim.

Evet yukarıda bugüne dair bir tartışmadan bahsettim. Fakat bu tartışma ne kadar yeniyse insanların aşamadıkları fikri problemler de o kadar eski. İşin esası hakikaten bir hırgür yok, olan şey tabii ki naylondan. Bir grup insan açık havada iftar edip meydanlık yerde namaz kılıyor. Bu duruma, kafası modernitenin cebriyle istendik bir şekil almış bîidrak bir beşer güruhu itiraz ediyor. Ben bunlara söz etmeyi kendime zül sayarım. Çünkü bunlar İsmet Özel’in Mataramda Tuzlu Su şiirinde bahsettiği ”Uyruklar” güruhudur. Davul kimin elindeyse ona tokmak olurlar. Şahsi olarak bir kudretleri olmayan, hareketleri dışarıdan belirlenmiş meful insanlardır. Haza rüzgârda savrulan yaprak... Yani rüzgâr bizden yana esiyor olsa, sizi temin ederim, bizi sollamış birer takva abidesi olarak görecektik bunları.

Peki itirazım kime, neyden rahatsızım? Bahsettiğimiz meselenin özgürlükler, haklar seviyesinde tartışılması beni ikrah ettiren. Aslında söylenmesi gereken şeyi İsmet Özel, başörtüsü meselesinin memleketi kavurduğu zamanlarda âyan beyan ifade etmişti: “Başörtüsü demokratik bir hak değildir! İslâmî bir vecibedir.” Tabii bu mesele başörtüsü meselesi gibi değerlendirilmeyebilir. Yani sokakta iftar yapmak gibi bir vecibemiz yok. Fakat burada Müslümanlarının şahsiyetinin neye taalluk ettiğini görmemiz gerekir. İslam ana yoldur, baskındır, mücbirdir. Homoseksüellerin, fahişelerin kendilerine haklılık aradıkları özgürlük mesabesinde İslam kendini tartıştırmaz.

Türkiye Cumhuriyeti birkaç kumandanın, komutanın kurduğu bir devlet değildir. Burası topyekûn bir millet iradesi tarafından ihdas edilmiş ve kâfirlerden kaçırılmış bir yerdir. Bu gerçeği örtmek için İstiklal Harbi’ni bilhassa Türk- Yunan harbine indirgemek istiyorlar. Hâlbuki İstiklal Harbi’nin ruhu evvela doğu vilayetlerimizde tebarüz etmiştir.

Biz bu ülke için can vermiş, kan dökmüş insanların ahfadıyız. İdeologimiz bizzat dedelerimizin ideologisidir. Nasıl ki denizde yüzen balığa şaşırılmaz burada da bizim İslam’ı yaşamamıza, İslam için yaşamamıza ve bunlar için ölmemize şaşılmaz. Fakat meseleyi özgürlük ve demokratik haklar bağlamında ele alan “Müslümanlar” iflaslarını mükâlemenin başında kabul etmiş sayılırlar. Ziyanın büyüğü aptalca yapılan itirazlar değil, itirazlara bu seviyeden cevap vermeye çalışmaktır zira emr-i bil maruf ve nehyi anil münker düsturu ne yaparsak yapalım bu bağlama sığdırılamaz. Oruç bizzat bir meydan okumayken oruç tuttuğunu iftar ederek beyan eden insanlar idraklerini ibadetlerin zihnî seviyesine çıkarmadıkça bu tekerlek bu yüksekten çıkmaz.

Meselenin muarız ya da müdafi gözetmeksizin kof bir diğer tarafı da bu gövde gösterilerinin sahteliği. İşin cevaz tarafına temkinli yaklaşıyorum zira hiçbirimiz fiiliyatta günahkâr olmaktan hali değiliz. Yoksa bu yer yer karışık düzen iftarları da, meydanlık yerde namaz kılan kızları da kıyasıya eleştirebilirdim. Mesela benim validem de babamın validesi de yanlarında namahrem olduğu halde namaza durmazlar. Hal böyleyken bu “İslami gövde gösterileri” de nedir? Bana kalırsa mesele Naipaul’un Türkiye’ye gelmesinin engellenmesine benzetilirse mantıklı bir zemine oturur. Yani bahsettiğimiz cenaheyndeki aklı ermez kişilere deniyor ki; bakın İslam yaşıyor, İslam geliyor. Tıpkı Naipaul’e karşı yapılan propaganda gibi. Bu işler zikrettiğimiz aklı ermezleri neredeyseler orada tutmaya, onların su gibi akıp temizlenmesine mâni olmaya yarar. Muarızlar “İşte şeriat geliyor” korkusuyla, müdafiler “İşte İslam yaşıyor” neşve'siyle sabitkadem durdukları yeri bekliyorlar. Hâlbuki ne şeriatın geldiği ne de İslam’ın yaşadığı var.

İşbu hal içinde fark edilmeli ki hem fikren hem fiilen yapılması gereken ciddi meseleler gündemimizden pek uzak. En basit fikrî mülahazayı yerinden koparmadan “Nurlu ufuklar” kovalamak da neyin ne olduğunu bilecek kadar bile düşünmeden ezbere kaçmak da muhakkak birilerine fayda veriyor. Peki ne yapmalı? Bilmiyorum, belki de evvelâ ciddiyetle bunu konuşmalı.

Yorumlar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *