BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
İnsanın,
yani Müslümanın, elbette Türk’ün sözünü başlatacağı kelime hem güncemizin hem
de yazının ilk kelimesi olan “Bismillâhirrahmânirrahîm”dir. Bu mübarek
Türkçe’mizin en güzel sözüdür. Bu sözü Arapça zanneden dangalaklara laf
yetiştirmek gündemimiz dışındadır. Çenemizi cesetlere laf anlatmakla yoracak
değiliz. Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek başladığımız bu işle birlikte bundan
sonra edeceğimiz laflardan birinin ya da hepsinin yanlış olabilme ihtimalinin ıstırabını
da mesuliyetini de peşinen kabul etmiş oluyoruz. Şaşırırsak Cenâb-ı Hak
utandırsın.
İşbu
açılışımıza dair yazı bir manifesto mudur? Bilmiyoruz. Bu soruyu sormaya
ihtiyaçta duymuyoruz. Hangi ilkelerle merbut olduğumuzu tek tek sayarak
akademik lüzumsuzluklarla canımızı sıkacak, can sıkacak, göz süzecek, kaş
oynatacak değiliz. Nihayetinde Resûl-i Ekrem’in milletindeniz. Kaş/göz oynatmak
camilerimizde yoga yapanlara, yapılmasına müsaade buyuranlara ve bundan
rahatsızlık duymadığı gibi duysa da kulağının üstüne yatmaya devam eden
kalpazanlara yaraşır hareketlerdendir. Güncemize yazdığımız ne olursa (Yazı,
şiir, resim, müzik v.b.) onları okuyacak olan akıl ve fikir sahipleri
okuduğunda ilkelerimizi şıpın işi kavrayacaktır.
Güncemizde
sahte zühd sefillikleriyle asla karşılaşmayacaksınız. Onlar, Türk Şair’ in
dediğinden mülhem; itildikleri muhitlerde sayıklanıp, kakıldıkları mecralarda
sızlanmayı itibar zannedip, telefon direklerine işeyerek yerlerini işaretlemeye
devam eyleye dursunlar. Onlara düşmanlık beslediğimiz şüphe götürmeyecek. Roma
sütunları üzerinde yaşayan sahte azizlerle aynı yolun yolcularıdır bunlar.
Zühde dâhi imparatorun taşı üzerinde çekilirler. Öznesiz-nesnesiz konuşanları
kerih bulduğumuzu da onlardan bahsetmek zorunda kaldığımızda midemizin
bulandığını da okuyucuya hissettireceğiz.
Canımız
isterse yazacağız, canınız isterse okuyacaksınız.
Diyelim
ki bu günce -yanlışlıkla- rağbet görüp, ses getirecek olursa, sessizliği ve
ücrayı tercih edeceğiz. Kirlenmemek ahdimizdir. Hadi diyelim rağbet gördü ve
Yerel Yönetim Çetelerinden bize: (Sağdan saysanız da iki -2- soldan saysanız da
iki -2- kişiyiz.) “yazar/şahir olarak sizlerle etkinlik yapmak istiyoruz,
yazılarınız dindar (Hangi din olduğunu asla söylemezler.)[3]
neslimizin ufuklarına genişletiyor, gençleri ufuksuz, bizler dinletisiz
bırakmayın.” v.b. sakil ve salakça teklifleri getirmeye cesaret dâhi
edemeyecekler. Olur ya hani sermayenin borazanları ve/veya sınıf-ı devletten
ödül/şilt/iltifat gibi işler zinhâr yolumuz üzerindeki tabelalarda dahi ad
olarak yer alamayacak. Burayı o noktaya vardırır mıyız, onu da bilmiyoruz.
Günce
yazarları (3’üncüsü yok) Mîsâk-ı Millî sınırları dâhilinde[4]
nefes alan, almayan her varlığı Türk Varlığı sayacak ve varlıklarını Türk Varlığına
armağan edenlerden olacaktır. Türk Varlığı’ nın safında durmanın gayretine âşık
olarak, gün gelip musafahaya yüz sürerek can vermek niyetindeyiz. Sularımızın
akacağı nehrin istikameti, Resûl-i Ekrem’in bir aylık mesafeden korku salmak
üzere çizdiği istikamettir. O yolu, yol bilen Türk Milleti’nin istikâmetidir.
Mîsâk-ı
Millî sınırları dâhilinde soluklanan ancak Mübarek Türk Bayrağı dışında bayrak
tutan, taşıyan, asan, sallayan, hasret duyan kim varsa onlara da dişlerimizin
bilenmiş olduğunu gösterme ısrarında sabit duracağız. Ayağımız yerli yerinde ve
sabit. “Dönmez geri, Türk’ün askeri” mısraı bir ıslık olarak sürekli dilimizde.
Türk olduğumuz için fert olarak
değerli olduğumuz kabulü zihnimizdeki boş levhanın (Öyle diyor İngiliz’ in
biri.) çerçevesidir. Kimsenin adamı değiliz, kimse adamımız olsun da istemeyiz.
Çetelerin, partilerin, değişik örgütlü yapıların yılış yılış ve çorap kokan bayağılıklarına
yüz bile çevirmeyeceğiz.
Kendimizi
bağlamış olduğumuz esaslarla gün olur yollarımızı ayrı düşürme gafletine duçar
olursak, güncedeki bu ve bundan sonraki yayınlar bizi utandırsın. Şayet o gün
utanmayı da yitirmediysek. Gölgesini şeytana satanlar gibi olmamak Cenâb-ı
Hak’tan niyazımızdır.
Birinci
yazımızın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Çok laf yalansız olmaz diye bir söz var.
Sözün kalan kısmını hafif bir tebessümle hatırladınız. Üzerine düşünmek lazım.
Neden olmasın? Biz yine de bu yazımızı çok uzun tutmamış olalım. Mahşer günü
Resûl-i Ekrem’in yüzüne bakabilenlerden olmak emelindeyiz. Utanılacak işler
yapmamak üzere titizliğimiz bir teyakkuz halinde görev başında olacak. Cenâb-ı
Hak ömür verir de evlatlarımızın – kim bilir belki de torunlarımızın da-
büyüdüğünü görecek imkânı bize bağışlarsa işte o günlerde yüzümüze bakılacak
kadar namuslu ve temiz adamlar olarak kalmak niyetiyle bu işe Bismillah dedik.
Belki içlerinden bunları okuyanlar olduğunda “Babam/dedem ne dediyse onları
yaşamış, hiç numara çekmemiş, kimseye yaltaklanmamış, üçkâğıt hile hurda
bilmemiş, düzgün bir adamdı.” derlerse bize bu hasıla yeter. Daha
fazlasının peşinde değiliz.
Yazımızın
son seyir füzesini de münafıkça tutumlar içre düzen tutturan hilebaz/hurdacı
taifeye göndereceğiz. Cenâb-ı Hak sizin ve sizin gibi şebekelerin mahvına memur
ettiklerinden eylesin bizi de. Siz sizsiniz. Biliyoruz siniksiniz. Sinek kadar
küçülmüş yüreklerinizle teorik olarak kan emen sineklerle aranızda metreyle
ölçülebilecek bir mesafe dâhi bırakmadınız. Seyir füzesi size israf olacak,
kurusıkı alayınıza kâfi. Siz tıynetinizi bizim sizi bildiğimizden daha iyi
bilirsiniz. Öznesiz/nesnesiz konuşan dandik kahramanlarınız oyuncak Süpermen ve
Örümcek Adam gibi plastikten. Şu kolları bacakları uzayan silikon oyuncaklar
gibisiniz. Siz kursağınıza doldurduğunuz ateşleri size temin eden sermaye
sahiplerine ve emsalsiz politik gücün sahipleri ile yardakçılarına, bunlar
millet hayatını çekilmez bir zulüm düzeni altında inletirken yalandan dâhi olsa
bir tenkitte bulunmayanlarsınız/bulunamayanlarsınız. Bu kadar üstüne yatmayla
ağrımadığına göre kulaklarınız da silikondan. Tenkit eder gibi bir şeyleri
ağzınızda gevelediğinizde de asla ve kat’a özne/nesne kullanmayanlarsınız.
Tenkit etmek yerine, utanmaz bir tutumla, Resûl-i Ekrem’in karnına taş
bağladığı zamanları anlatan arsız ve nursuz kepazelersiniz. Siz kim Resûl-i
Ekrem’i ağzına almak kim. O ashabıyla aynı kaderi paylaşan mert bir adamdı. Siz
yaldızlı/varaklı kepazelersiniz. Bilin ki size, size muhabbet besleyenlere olan
düşmanlığımız, gavurlara olandan daha az değildir. Gavurun içinde dahi düşmanın
merdini hâlâ bulmak mümkün. Lafın tamamı deliye anlatılır. Delilere ve yürüyen
cesetlere laf anlatacak vakit ve sabrımız yok denecek kadardır.
Yönünü,
yöresini, göğe bakarak, güneyi (Güneydeki ülkeyi değil.) kestirmeye çalışarak,
ay yıldızlı kızıl/al Türk Bayrağına (Ayın battığı yöne dönük olanda bizimdir.
Ama ayın doğduğu yöne olana hasretimizde ısrarlıyız.) çevirerek, Mîsâk-ı Millî
sınırlarını vatan belleyenlerle fert fert aynı saftayız. Saflarımızı sıkı
tutanlardanız. Safını gevşek tutan pandemik müptezeller, safımıza gölge
düşürmeye teşebbüs ederlerse çalıyı dolaşmayacağımızı ite bulaşacağımızı
bilsinler.
Asya’nın
ortalarında, Eflak-Boğdan havalisinde meskûn Keykavus’ un Mürtetleri (Gagavuz’lar)
arasında, Sümer’ lerde, soğuğunun mabat doğradığı İskandinavya’nın ruh hastası
milletlerinde (Fin/Nordik v.b.) Türklük arayan dangalaklar burada işlerine
yarar herhangi bir şey bulamayacaklar. Bu taifelerin içerisinde yer alanlarda
vatan sevgisi duygusunun yerleşik fakat sakatlanmış olduğunu, bunu sakatlamak
üzere üretilen masalları hâlâ neden sorgulamaya yanaşamadıklarını da
anlayabilmiş değiliz. Yalnızca bir dakika oturup düşünmeliler. Fazla değil. Bu
işte bir tiyatro olduğu şüphesi içlerinde filiz verecektir. “Niçin sürekli Mîsâk-ı
Millî sınırları dışında vatan arıyoruz, ya da bize bunlar sunuluyor?”
sorusunun üzerine bir somun ekmeği yiyecek kadar vakit ayırsınlar. Pişman
olmayacaklar. Ya da olacaklar. Bir dal sigarayı (Türk tütünlü Uzun Kırmızı Marlboro
ya da -Eski- Kırmızı Uzun 2000 içimlik bir süre kadar.) içebilecek kadar vakit.
Ziya Gökalp ve şürekasına bela okuyarak yola çıkabilirler. Cenâb-ı Haktan
onlara hidayet nasip etmesini ümit ediyoruz. Bu hallerine rağmen yine de iş
başa düştüğünde onlarla vatan kurtarmak için bulutlara dalmanın zekatını vermeye
yeltenebiliriz.
Varlığını
-her hal ve şeraitte- Türk Varlığına armağan edenler başımızın üstündedir. Aynı
saftayız. Buyursunlar.
[1] Blog yerine günce demeyi
tercih ediyoruz.
[2] Hanımlarını misafirlerine
sunan değişik bir topluluk.
[3] Din yalnızca İslâm’dır.
[4] Medîne Mîsâk-ı Millî
sınırlarındadır mesela. Kudüs değil.
Yorumlar
Yorum Gönder