BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM


İnsanın sözüne nereden başlayacağı, hangi kelimeyi tercih ederek kendini nereye bağlayacağı muamma değildir. İşbu güncede[1] “İnsan” derken atıf yapacağımızın şeyin bilgisine vakıfız. “Bilgi” nedir sorusu da zihnimizde yerli yerini bulmamış bir hal üzere değildir. Önceki üç cümlemizden şu anlaşılabilir: “Bunlarda amma hazırcevap.”. Evet, öyleyiz. Lafı ağızlarında geveleyip sunturlu kelam etmenin derdini yüklenenlere ancak acıyabiliriz. “Yüklenici” nedir? Bunun nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini, akıllı insanlara anlatmaya gerek bile duymuyoruz. Uzaktan bile nazar etmeyeceğiz böyle manasız amellere.

“İnsan” dediğimizde anlaşılsın ki “Müslüman” demişizdir. Ve bunu söyledikçe yolumuz gide gide “Türk” e çıkacaktır. Türk dışı toplulukları/milletleri/inançları tarif ederken onların kendilerini ne şekilde tarif ettiği ile bağlı değiliz. Biz onlara ne demişsek adları o olacaktır. Bu önemli. Bilinsin. Asya’nın ortalarında kupon arsa peşindeki ağzı açık asfalt budalalarından beriyiz. Moğol[2] yağmacılarıyla iş tutanlar bilenmiş dişlerimizi zorlanmadan görecektir. “Vatan” denilince Mîsâk-ı Millî sınırlarından gayrısı gözümüze görünmez. Müşrik toplumların/Küfür sisteminin doğrudan ve/veya dolaylı yollarla dikkatimizi Mîsâk-ı Millî sınırlarından başka yönlere çekmeye çalıştıklarını fehmedebilecek kadar gözümüz açık, dikkatimiz kavî. Onların Müslümanları iğfal etmek, izzetiyle oynayarak küçük düşürmek üzere pişirdikleri dolmaları yutmuyoruz, yutanlara da hidayet niyaz etmiyoruz. Zihnimizi temiz tutmakla mükellefiz.

İnsanın, yani Müslümanın, elbette Türk’ün sözünü başlatacağı kelime hem güncemizin hem de yazının ilk kelimesi olan “Bismillâhirrahmânirrahîm”dir. Bu mübarek Türkçe’mizin en güzel sözüdür. Bu sözü Arapça zanneden dangalaklara laf yetiştirmek gündemimiz dışındadır. Çenemizi cesetlere laf anlatmakla yoracak değiliz. Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek başladığımız bu işle birlikte bundan sonra edeceğimiz laflardan birinin ya da hepsinin yanlış olabilme ihtimalinin ıstırabını da mesuliyetini de peşinen kabul etmiş oluyoruz. Şaşırırsak Cenâb-ı Hak utandırsın.

İşbu açılışımıza dair yazı bir manifesto mudur? Bilmiyoruz. Bu soruyu sormaya ihtiyaçta duymuyoruz. Hangi ilkelerle merbut olduğumuzu tek tek sayarak akademik lüzumsuzluklarla canımızı sıkacak, can sıkacak, göz süzecek, kaş oynatacak değiliz. Nihayetinde Resûl-i Ekrem’in milletindeniz. Kaş/göz oynatmak camilerimizde yoga yapanlara, yapılmasına müsaade buyuranlara ve bundan rahatsızlık duymadığı gibi duysa da kulağının üstüne yatmaya devam eden kalpazanlara yaraşır hareketlerdendir. Güncemize yazdığımız ne olursa (Yazı, şiir, resim, müzik v.b.) onları okuyacak olan akıl ve fikir sahipleri okuduğunda ilkelerimizi şıpın işi kavrayacaktır. 

Güncemizde sahte zühd sefillikleriyle asla karşılaşmayacaksınız. Onlar, Türk Şair’ in dediğinden mülhem; itildikleri muhitlerde sayıklanıp, kakıldıkları mecralarda sızlanmayı itibar zannedip, telefon direklerine işeyerek yerlerini işaretlemeye devam eyleye dursunlar. Onlara düşmanlık beslediğimiz şüphe götürmeyecek. Roma sütunları üzerinde yaşayan sahte azizlerle aynı yolun yolcularıdır bunlar. Zühde dâhi imparatorun taşı üzerinde çekilirler. Öznesiz-nesnesiz konuşanları kerih bulduğumuzu da onlardan bahsetmek zorunda kaldığımızda midemizin bulandığını da okuyucuya hissettireceğiz.

Canımız isterse yazacağız, canınız isterse okuyacaksınız.

Diyelim ki bu günce -yanlışlıkla- rağbet görüp, ses getirecek olursa, sessizliği ve ücrayı tercih edeceğiz. Kirlenmemek ahdimizdir. Hadi diyelim rağbet gördü ve Yerel Yönetim Çetelerinden bize: (Sağdan saysanız da iki -2- soldan saysanız da iki -2- kişiyiz.) “yazar/şahir olarak sizlerle etkinlik yapmak istiyoruz, yazılarınız dindar (Hangi din olduğunu asla söylemezler.)[3] neslimizin ufuklarına genişletiyor, gençleri ufuksuz, bizler dinletisiz bırakmayın.” v.b. sakil ve salakça teklifleri getirmeye cesaret dâhi edemeyecekler. Olur ya hani sermayenin borazanları ve/veya sınıf-ı devletten ödül/şilt/iltifat gibi işler zinhâr yolumuz üzerindeki tabelalarda dahi ad olarak yer alamayacak. Burayı o noktaya vardırır mıyız, onu da bilmiyoruz.

Günce yazarları (3’üncüsü yok) Mîsâk-ı Millî sınırları dâhilinde[4] nefes alan, almayan her varlığı Türk Varlığı sayacak ve varlıklarını Türk Varlığına armağan edenlerden olacaktır. Türk Varlığı’ nın safında durmanın gayretine âşık olarak, gün gelip musafahaya yüz sürerek can vermek niyetindeyiz. Sularımızın akacağı nehrin istikameti, Resûl-i Ekrem’in bir aylık mesafeden korku salmak üzere çizdiği istikamettir. O yolu, yol bilen Türk Milleti’nin istikâmetidir.

Mîsâk-ı Millî sınırları dâhilinde soluklanan ancak Mübarek Türk Bayrağı dışında bayrak tutan, taşıyan, asan, sallayan, hasret duyan kim varsa onlara da dişlerimizin bilenmiş olduğunu gösterme ısrarında sabit duracağız. Ayağımız yerli yerinde ve sabit. “Dönmez geri, Türk’ün askeri” mısraı bir ıslık olarak sürekli dilimizde.

Türk olduğumuz için fert olarak değerli olduğumuz kabulü zihnimizdeki boş levhanın (Öyle diyor İngiliz’ in biri.) çerçevesidir. Kimsenin adamı değiliz, kimse adamımız olsun da istemeyiz. Çetelerin, partilerin, değişik örgütlü yapıların yılış yılış ve çorap kokan bayağılıklarına yüz bile çevirmeyeceğiz.

Kendimizi bağlamış olduğumuz esaslarla gün olur yollarımızı ayrı düşürme gafletine duçar olursak, güncedeki bu ve bundan sonraki yayınlar bizi utandırsın. Şayet o gün utanmayı da yitirmediysek. Gölgesini şeytana satanlar gibi olmamak Cenâb-ı Hak’tan niyazımızdır.

Birinci yazımızın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Çok laf yalansız olmaz diye bir söz var. Sözün kalan kısmını hafif bir tebessümle hatırladınız. Üzerine düşünmek lazım. Neden olmasın? Biz yine de bu yazımızı çok uzun tutmamış olalım. Mahşer günü Resûl-i Ekrem’in yüzüne bakabilenlerden olmak emelindeyiz. Utanılacak işler yapmamak üzere titizliğimiz bir teyakkuz halinde görev başında olacak. Cenâb-ı Hak ömür verir de evlatlarımızın – kim bilir belki de torunlarımızın da- büyüdüğünü görecek imkânı bize bağışlarsa işte o günlerde yüzümüze bakılacak kadar namuslu ve temiz adamlar olarak kalmak niyetiyle bu işe Bismillah dedik. Belki içlerinden bunları okuyanlar olduğunda “Babam/dedem ne dediyse onları yaşamış, hiç numara çekmemiş, kimseye yaltaklanmamış, üçkâğıt hile hurda bilmemiş, düzgün bir adamdı.” derlerse bize bu hasıla yeter. Daha fazlasının peşinde değiliz.

Yazımızın son seyir füzesini de münafıkça tutumlar içre düzen tutturan hilebaz/hurdacı taifeye göndereceğiz. Cenâb-ı Hak sizin ve sizin gibi şebekelerin mahvına memur ettiklerinden eylesin bizi de. Siz sizsiniz. Biliyoruz siniksiniz. Sinek kadar küçülmüş yüreklerinizle teorik olarak kan emen sineklerle aranızda metreyle ölçülebilecek bir mesafe dâhi bırakmadınız. Seyir füzesi size israf olacak, kurusıkı alayınıza kâfi. Siz tıynetinizi bizim sizi bildiğimizden daha iyi bilirsiniz. Öznesiz/nesnesiz konuşan dandik kahramanlarınız oyuncak Süpermen ve Örümcek Adam gibi plastikten. Şu kolları bacakları uzayan silikon oyuncaklar gibisiniz. Siz kursağınıza doldurduğunuz ateşleri size temin eden sermaye sahiplerine ve emsalsiz politik gücün sahipleri ile yardakçılarına, bunlar millet hayatını çekilmez bir zulüm düzeni altında inletirken yalandan dâhi olsa bir tenkitte bulunmayanlarsınız/bulunamayanlarsınız. Bu kadar üstüne yatmayla ağrımadığına göre kulaklarınız da silikondan. Tenkit eder gibi bir şeyleri ağzınızda gevelediğinizde de asla ve kat’a özne/nesne kullanmayanlarsınız. Tenkit etmek yerine, utanmaz bir tutumla, Resûl-i Ekrem’in karnına taş bağladığı zamanları anlatan arsız ve nursuz kepazelersiniz. Siz kim Resûl-i Ekrem’i ağzına almak kim. O ashabıyla aynı kaderi paylaşan mert bir adamdı. Siz yaldızlı/varaklı kepazelersiniz. Bilin ki size, size muhabbet besleyenlere olan düşmanlığımız, gavurlara olandan daha az değildir. Gavurun içinde dahi düşmanın merdini hâlâ bulmak mümkün. Lafın tamamı deliye anlatılır. Delilere ve yürüyen cesetlere laf anlatacak vakit ve sabrımız yok denecek kadardır.  

Yönünü, yöresini, göğe bakarak, güneyi (Güneydeki ülkeyi değil.) kestirmeye çalışarak, ay yıldızlı kızıl/al Türk Bayrağına (Ayın battığı yöne dönük olanda bizimdir. Ama ayın doğduğu yöne olana hasretimizde ısrarlıyız.) çevirerek, Mîsâk-ı Millî sınırlarını vatan belleyenlerle fert fert aynı saftayız. Saflarımızı sıkı tutanlardanız. Safını gevşek tutan pandemik müptezeller, safımıza gölge düşürmeye teşebbüs ederlerse çalıyı dolaşmayacağımızı ite bulaşacağımızı bilsinler.

Asya’nın ortalarında, Eflak-Boğdan havalisinde meskûn Keykavus’ un Mürtetleri (Gagavuz’lar) arasında, Sümer’ lerde, soğuğunun mabat doğradığı İskandinavya’nın ruh hastası milletlerinde (Fin/Nordik v.b.) Türklük arayan dangalaklar burada işlerine yarar herhangi bir şey bulamayacaklar. Bu taifelerin içerisinde yer alanlarda vatan sevgisi duygusunun yerleşik fakat sakatlanmış olduğunu, bunu sakatlamak üzere üretilen masalları hâlâ neden sorgulamaya yanaşamadıklarını da anlayabilmiş değiliz. Yalnızca bir dakika oturup düşünmeliler. Fazla değil. Bu işte bir tiyatro olduğu şüphesi içlerinde filiz verecektir. “Niçin sürekli Mîsâk-ı Millî sınırları dışında vatan arıyoruz, ya da bize bunlar sunuluyor?” sorusunun üzerine bir somun ekmeği yiyecek kadar vakit ayırsınlar. Pişman olmayacaklar. Ya da olacaklar. Bir dal sigarayı (Türk tütünlü Uzun Kırmızı Marlboro ya da -Eski- Kırmızı Uzun 2000 içimlik bir süre kadar.) içebilecek kadar vakit. Ziya Gökalp ve şürekasına bela okuyarak yola çıkabilirler. Cenâb-ı Haktan onlara hidayet nasip etmesini ümit ediyoruz. Bu hallerine rağmen yine de iş başa düştüğünde onlarla vatan kurtarmak için bulutlara dalmanın zekatını vermeye yeltenebiliriz.

Varlığını -her hal ve şeraitte- Türk Varlığına armağan edenler başımızın üstündedir. Aynı saftayız. Buyursunlar.


[1] Blog yerine günce demeyi tercih ediyoruz.

[2] Hanımlarını misafirlerine sunan değişik bir topluluk.

[3] Din yalnızca İslâm’dır.

[4] Medîne Mîsâk-ı Millî sınırlarındadır mesela. Kudüs değil.


Yorumlar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *