DOKTORLARI ÖLDÜRMESEK DE OLUR
Franz Liszt adlı piyanistin herhangi bir
eserini dinlerken “Yahu bu adamın eserini niçin dinliyorum?” dediğim bir
an var. İşte tam da orada yani o anda bu Avusturya doğumlu müzik insanı[1]
(İshak oğullarından muhtemelen.) insanı bunu dediğine bin pişman ediyor. Yakaladığı
andan itibaren eseri dinlemekten alıkoyamıyorum kendimi. Elbette ilgilisine. Bir
de Ivan Illich nam filozofumuz var. O da Avusturya’ lı. O da İshak oğullarından.
“Sağlığın Gaspı” adlı 1975 tarihli eseri sağlık sahasında batılı yöntem ve
uygulamaları yerden yere vurmasıyla namını yürütmüştür. Baskısı var mıdır,
bilmiyorum. Çeşitli internet portallerinde ulaşmak mümkün. İlgilisine.
Bir haber sitesinin[2]
internet portalinde “Ömrünü kültüre adadı cebinden 5 kr. Çıktı” başlığı
ile sunulmuş bir yazı vardı. Aslında yazı Milliyet gazetesi mahreçli ama haber
portalindeki arkadaş muhtemelen araklamış. Garip şeyler. Her ne ise. Yazımızı
ilgilendiren kısmı ise yazının ya da haberin içeriğinden ziyade, zihnî manipüle
etmeye yönelik örtülü ama ana mesaj. Bu hep böyle gelmiş şiddeti artan bir
biçimde de böyle gitmektedir. Her haber için. Çünkü gücün medyası vardır ve
medyanın yegâne vasfı ve misyonu budur. Aksi yoktur. Ol sebepten medya
şebekeleri yoluyla üzerimize boca edilen, her yönden taarruz eden haberlerin
asli olarak maksadı, hedefteki kitlenin zihin dünyasına tecavüz etmektir.
Portal adresini verdiğimiz haber ile “Kültür işleriyle uğraşırsanız 5
parasız ölürsünüz.” mesajını almamızı istemişlerdir. İsterler.
“Doktorları Öldürmesek de Olur” başlığı
atıp, piyanistti, medyaydı, sahi biz neden bahsediyoruz? Meseleyi toplum olmak,
topluluk olmak, gide gide millet (Kimileri ulus diyor. Biz Moğol filan
olmadığımız için millet diyenlerdeniz.) olmaklığa mı vardırmamız gerek? Nasıl topluluk olunur sorusuna vereceğimiz
cevap bizi kültür sahibi olmak cevabı dışında nereye götürebilir? Yegâne
şarttır. Ancak kültür sahibi kalabalıklar bir topluluk meydana getirebilir.
Bunun zıddı olan şey köylü olmaktır. Köylülükten kastımız zihniyetten
mülhemdir.[3]
Ancak kültürle birlikte topluluk kendine has bir biçime kavuşabilir. Kültürel
seviyenin ya da meziyetin o toplulukların ortak kültürü haline dönüşebilmesi
sağlandığında ise millet hayatına varmanın yolları açılır. (Türk Milleti’nin
kültürü dininden gelir. Başka yazılara…)
Kültürel bağlılığa erişmiş insanlar için
millet olma çabası asli bir görevdir. Ve her soylu anlayış gibi millet olma
iddiasının temel hammaddesi, şereftir. “Asil Millet” dediğimizde asaleti esas
alıp adiliğin ve alçaklığın karşısında mevzi tutmuş oluruz. Millet olma
seviyesine güç yetiremeyen topluluklar (Meslek grupları, Sınıflar,
kentsoylular, köylüler, yargıçlar, siyasetçiler, öğrenciler v.b.) kültürel bir
seviyeyi tutturmak üzere herhangi bir çabaya girişme arzusu duymadıkları için
vaziyetleri ahlaki açıdan muteber bir yer işgal edemeyecektir. Bu topluluklar
net olarak söylemeliyiz ki köylülük/kabilecilik zihniyetine saplanıp
kalmışlardır. Görece gelişkin (Modern görünümlü) bir kabileden başka bir şey de
değildirler. İşte bu haldeki topluluklar, günümüzde modern bir görüntü altında
saklamakta oldukları ilkel kabile düzenleri ve dahil oldukları
çevrede/yörede/kabilede bu arızayı görüp işaret edene, kültürü yükseltmek
isteyene, yasacı, ahlaklı insana aman vermeyen yamyamca bir şiddet ve yıldırma
mekanizmasına sahiptirler. Herhangi bir biçimde bu grubun bilgisi
sorgulandığında verdikleri kahredici tepki oldukça şedit yöntemler de
içerebilir. İştedir ki bu tarzı şiar edinen bütün topluluklar Modern Orta çağ’ ın
(Yani içinde bulunduğumuz çağ.) kiliseleridir. Bunlar sorgulanamaz,
bilgilerinden sorulmaz, ne söylerlerse mutlak itaat edilmesini sanki doğal bir
şey gibi kabul eylenmesini isteyen marazlı yapılardır. Kilise olursa elbet
cemaati de olur. Bunlara tapınan alt ve üst tabakalardan birçok ahraz bunlara
iman etmeyen zındıklara (!) engizisyonun kolluk kuvvetleri gibi muamele
etmekten hiç çekinmezler. Ellerine fırsatın geçmesi cellatlık yapabilmeleri
için tek koşuldur. Tanrılarına söz söylenmesi zinhar düşünülemez. Mum ederler
adamı. Mum da yakabilirler. Pandemi boyunca özellikle “Beyaz Yaka” denilen
sınıflarda (İçinde sayılırım.) bu ruh hastalarına ve hastalıklarına bolca
rastladık. Bu ara da sokak köpekleriyle ilgili tartışmalarda bu ruh
hastalarından bolca görüyoruz. O da yeni bir din. İtetaparlık. Bu dangalaklar
üzerinde sözü yormayalım. Boş olsunlar.
Düşünmeyen insan onursuzdur. Nefret
etmeyen de adamlık namına herhangi bir şeye rastlayabilmek imkânsızdır. Her
mesleğin bir geleneği takip eden, onu topluluk halinden kültür üretecek bir
forma kavuşturan yasası vardır. Yemin, etik ilke v.b. abuk sabuk kelimelerle
işi sulandıranlara nişan alın. Bu yasa dediğimiz, kültür dediğimiz form o
mesleği onurlu kılan şeyin bizatihi kendisidir. Ve hasat kaldırmanın vaktini Roma
Takvimleri’ n den öğrenmeyen asil insanlar, onurunu kaybedenin her şeyini
kaybetmiş olacağını da bilir.
Doğuştan yetenek isteyen meslekler vardır.
Temelden yetişme isteyen. Yetişebilmek, meziyet sahibi olabilmek için
emsallerinden daha çok emek sarf edilmesini isteyen meslekler. Doktorluk
böyledir. Daha yüksek ve daha düşük işler de var mıdır? Evet vardır. En
nihayetinde hepsinin eşitlendiği yegâne yer emeğin kutsal oluşu ve millet
olmaya katkısıdır. Doktorluk yüksek seciyeli işlerdendir. Mesleğinin yasasını,
kültürünü benimsemiş, geleneğini yaşatan ve yansıtan bir doktora/hekime
gösterilecek saygı tartışmasız hak edilmiş bir saygıdır ve milletin kültürüne
olan borcuna dahildir.
Günlerimiz tükenip gidiyor. Pek âlâ
sevgili doktorlarımızın yanından, yöresinden nasıl bir kültür, hangi gelenek
geçip gidiyor? Hiç uğruyorlar mı o beldelere? Enteresan bir haldeler. Meslek
grubu olduklarını iddia eden koyu taassup sahibi bir yapıyla karşı karşıyayız.
“Bilim İnsanı”[4]
oldukları diskuruyla duyma organımıza verdikleri eziyeti nasıl anlatalım.
Kendilerini “Çok Önemli Kişi” olarak görüyorlar. İnsan olma meselesini hiç
kavrayamadan nasıl bu noktalara gelebildiler. Hangi sebep bu “Çok Önemli
Kişileri” durumları ile alakasız meslek grupları ile maaş karşılaştırması
yapmaya itiyor? Hangi sebeptir ki o “Uzman Çavuş şu kadar alıyor, Polis bu
kadar alıyor, Milletvekili ne kadar çok alıyor?” benzeri ahrazca soruları
sormaya itmekte doktorları? Nasıl göründüklerine kendilerinden sıyrılıp
bakabilmeyi hangi mevsimde başarabilecekler? Maaşına göz diktiğiniz Uzman
Çavuşla nasıl imtihan oldunuz? Gördünüz mü? Niçin bu ahlaksızlığı yapan
meslektaşınızı alkışlayarak hastaneden çıkarmadınız? Yoksa ahlaksız mısınız?
Sizden alt sınıfta gördüğünüz insanlara canınızın istediği ahlaksızlığı yapma
yetkisini Yunan Tanrılarından mı aldınız? Nedir bu ram olduğunuz yarı tanrılık
hali. Sual edilemiyorsunuz. Berbat bir hal bu hal. Sizi bitirecek. Bu halinizle
Skolastik Çağın Kilisesi ile teoride akraba sayılırsınız. Sorgulanamaz Bilim
Kilisesi’nin[5]
sualden haz etmeyen din görevlileri olarak sayın doktorlar, siz o yüce (!)
seviyelerinizden, Uzman Çavuş, Polis, İşçi v.b. maaşlarını dilinize dolamayınız
efendim. Siz mesleğinizin yasalarına (Mevzuattan bahsetmiyoruz.) uyar bir hal
üzere olsanız bu hak meselesini böyle konuşuyor olamazdınız. Burada, “hak
ettiğiniz ne ise almayın efendim” tarzında ucuz ve vasat bir kıskançlığın
mümessilliğini yapacak değiliz. Liyakatin izhar ettiği hak ne ise onu almanız
da matah bir iş yapılmış gibi de başınıza kakılmamalıdır. Haysiyet herkese
lazımdır. Şerefe ve namusa düşkün herkese.
Size bu soruları sormak bizim işimiz
olmamalıydı. Siz kendi camianız içerisinde bu soruları sorabiliyor olmalıydınız.
ÖSS’ de alayımızdan yüksek puan alan sizi, burun kıvırdığınız dinci yapılarla
taassupta eşitleyen duygu nedir? TUS’ta müthiş puanlar almaya yarayan parlak
zekâlarınız neden sosyal olguları kavramaya gelince su kaynatıyor? Kendinizi bu
millete borçlu hissetmiyor musunuz? “Gideriz.”, “Bak giderim Haaa!”,
“Türkiye bir doktor kaybetti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti bir kaportacı
kazandı” gibi naylon tehditleri sahi kime savuruyorsunuz? Kendinizi Türk
Milleti’nin bir parçası hissetmediğiniz anlaşılıyor. Hiç mi aidiyet hissiniz
yok. Hak ettiğinizi düşündüğünüz ücreti alamıyorsunuz diye bu kadar mı gözünüzü
kararttınız? Türk Milleti’nden alacaklı gibi konuşuyorsunuz. O okuduğunuz
eğitim kurumları uzaydan mı ışınlandı? Birçok ülkede olmayan imkânlar, Türk
Milleti’nin dişinden, tırnağından, terinden elde edilenlerle sizler iyi yetişin
diye sarf edilmedi mi? Türk Milleti borçlu millettir. Seferberlik, Çanakkale,
İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz hangi birini sayalım. Canını Türk Varlığı’ na
armağan eden şehitlere olan borcumuzu kapatabilir miyiz? Böyle bir şey mümkün
mü? Kendi kendinizi tayin ettiğiniz o dokunulmaz mevkide, bulutların üstündeki
ergen Yunan Tanrıları gibi poz kesmenizden yıldık. Kendinize geliniz. Türk
Milleti’nin evlatları olduğunuzu hatırlayınız. Türk Milleti’nin, kim olduğunun
bilincinde olan hekimlerine ihtiyacı vardır. FETÖ’ nün Cyborglara[6]
çevirdiği parlak zekâlı çocuklar gibi yitip gitmeyin.
Hatalarınız size uygulanan şiddete gerekçe
olamaz. Bunu asla demeyeceğiz. Bir Türk olarak insanı Eşref-i Mahlukat biliriz.
Değil size herhangi bir canlıya eziyet veren birine kinleniriz milletçe. Bu
örfümüz dışındadır. Şiddeti kınayalım. Kınayalım elbet ama onun ortaya
çıkmasına sebep olan marazlar neyse etraflıca konuşalım. Kendi kendine gidici
gibi görünmüyor. Hakkını vererek bunu konuşmaz isek tedbirlerin hiçbir işe
yaramadığını boş yere tecrübe edip duracağız. Şiddetin yegâne sebebi sorunlu
vatandaşlar olarak görüldükçe emin olalım ki şiddet olayları katlanarak ve
boyut değiştirerek varlığını sürdürecek. Şiddete maruz kaldığını iddia eden ve
meslektaşlarına şiddet uyguladığı iddia edilen uzman çavuşa alkış tutarak
taburcu etme müptezelliği üzerlerine sıçrayan bir leke olarak halk nezdinde
zihinlerde yer etmiştir. Kolayına telafi edilecek bir hasar gibi de durmuyor.
Bunu temizlemekle ilgilenecek bir ses gelmişte değil tıbbiye camiasından. Ne
olduğunun farkında olduklarını pek zannetmiyorum açıkçası. Pandemi Rejiminde de
aşırı sağlıkçı zihniyetle (Zaman zaman terör yöntemine varan aşkınlıkta.) saçma
sapan hal ve hareketlerinin pek hoş bir iz bıraktığını da söyleyemeyiz. Fedakârca
çalışan bütün sağlık personelini bu söylediklerimizin dışında tutmak boynumuzun
borcudur.
Mesleğine tutkun, namuslu, aklıselim
hekimlerimizin vaziyeti ele almamaları halinde sorumsuz ve şuursuz
meslektaşları nedeniyle mesleklerinin başına gelecekleri yaşamaktan onlar da
kurtulamayacaklar. Kapitalizmin bu evresinde meslekleri pozisyona tenzil eden
uygulamalardan paylarına düşeni en ağır biçimde almak zorunda kalacaklar.
Sesleri çok çıkan sorumsuz ve şuursuz meslektaşları, meslek gruplarına doğru
yaklaşan cismi göremeyecek kadar kibirle dolu bir hal içinde oldukları için,
aklıselim sahibi hekimlerimize büyük mesuliyet düşmektedir.
Elitizm, taassup, kibir, şımarıklık v.b.
kötü hasletlerin topluma yöneltilmesi halinde, toplumun bu grupları bir şekilde
kustuğunu, ya da meşru olmayan yöntemlerle tefe koyduğunu, bir biçimde
etkisizleştirdiğini dönem dönem yaşayıp gördük. Bu huzursuzluklardan siyasi
ajandaları kapsamında siyasi avantaj elde etmeye çalışan, post çıkaran
grupların, kitleleri nasıl kolaylıkla kendi etrafında örgütlediğini, zahmetsiz
bir beceriyle manipüle ettiğini fark etmemiş olmak en hafif tabiriyle
saflıktır.
Bir dönem Türk Milleti’ nin ordusunda
çalıştığını unutup kendini milletin üstünde gören birtakım subay sınıfının
nobranlığı ve kibri sonrası oluşan nefretin nasıl manipüle edildiğini, hem
kendilerine hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aleyhine hangi cürümlerin
gözlerimizin önünde işlenmesine sebep olduğunu hatırlamalıyız. O subay
sınıfının üst kademelerindeki bazı tipler (15 sene evvel farklı herzeler
yememiş gibi) Çözüm Süreci Zımbırtısı öncesi ve esnasında, Zaman adlı kepaze
magazin mecmuasının[7]
hafta sonu eklerinde tam sayfa röportaj (Demokrasi, Barış gibi iğrenç şeyler
hakkında.) veriyorlardı. Konumuz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı işlenen
adilik ve cürümler değil. (Daha sağlam yumruklarla, sadece bu konuda
yazacağımız müstakil yazılar olacak elbet.)
Türk Tabipleri Birliği adında bir meslek
örgütleri var doktor camiasının. Ne zaman Türk olmuşlar bilemiyoruz. İşin
açıkçası Türk olduklarını da sanmıyoruz. Başında PKK sempatizanı olan, yönetimi
ve söylemleriyle örgüt ağzıyla konuşmaktan geri durmayan acayip bir meslek
örgütü. Google’a sorup soruşturun, yeterli kanaat oluşur. Özellikle bu ekip tıp
camiasının üzerinden atması gereken zehirli bir urdur. Onların diliyle
söylersek son evresinde bulunan bir kanser kitlesidir. Yozlaşmanın görünen
yüzüdür. New-Age tarikatlar gibi sahte bir görüntüye sahipler. Korkutucu
çehreleriyle onlardan gelecek tedavidense hastalığı yeğ tutarız. Aklıselim
doktorlarımız, mesleklerini zehirleyen tepelerindeki bu acayip tarikatı
kusmalıdır. Bu sapkın tarikatın mağduru oynama, mağduriyetten nema devşirme
iğrençliği tiksinti vericidir. Siyasetçiler bitti sıra bunlara mı geldi?
Küresel ilaç tröstlerinin mümessilliğine
soyunan işportacı kılıklı rezilleri mesleklerinden tard etmelidirler.
Hastanelere gelen vatandaşa “Sen” öznesiyle hitap eden meslektaşlarını, acilen
adabı muaşeret ve görgü kuralları eğitiminden geçirmeliler. İlaç firmaları ile
olan ilişkilerin şeffaflaşmasını bizzat meslek grubu olarak kendileri talep
etmeli ve sağlamalıdırlar. Sorgulanmaktan korkmamalılar. Bilgisinden ve
ilminden emin olmayanların sorgulanmaktan korkacağını unutmamalılar. Soru
sorulmasından rahatsızlık duyulmasına ilişkin tavırlarını gözden geçirmek
zorundalar. Bilim denilen şeyin doğasında şüpheciliğin yer aldığını onlara biz
mi hatırlatmalıyız? “Bilim sorgulanamaz”, “Bilime güvenin.”, Bilimden başka
kuş…” gibi ancak skolastik bir düşünce ikliminde ifade edilebilecek
andavalca saçmalıkların şakşakçılığını asla yapmamalılar. İçlerinden böyle
ucuzluklara prim verenleri küçümsemeli ve aşağı zekâlı kimseler olarak
görmeliler. Hatta mesleki yeterliklerini dahi sorgulamalılar böyle tiplerin.
Aksi takdirde üzülerek ifade edeyim ki meslekleri tıp teknisyenliğine doğru
gidiyor. Uzun ince bir yolun en ince kısmının sonlarına doğru yaklaşıyorlar.
“Yargıda Birlik” platformu vardı. Zekeriya
Öz’ler Mözler… Heykelini dikmeye heveslenenler vardı. Sonra küsüştüler. Heykel
birilerinin elinde kaldı. Dönemin HSYK seçimlerinde kendi adayları için kullandıkları
oy pusulalarındaki parmak izlerinden avlandılar. Bir grup azgın doktorun koca
bir meslek grubunu hem de millet olarak hizmetlerine ihtiyaç duyduğumuz
doktorları ateşe atmalarına en başta kendileri itiraz etmeli. Car car, vır vır
ötüp duran doktor kılıklı şam şeytanlarının kim olduğunu hangimiz bilmiyor.
Mesela M. Ceyhan tiplemesinde bir Z. Öz potansiyeli yok mu? Küresel sağlık
şebekelerinin oyuncağı olanların, MASAK yoluyla bağırsaklarının ortaya
dökülmesi Devlet için çok zor olmasa gerektir. Tıbbiyeden bu sakil örgüt ve
zihniyetin temizlenmesi halinde şiddet vakaları görece azalacaktır. “Sağlıkta
Şiddet Yasası” namlı hukuk garabeti ile değil.
Ergenekon sürecinde kendini devletin
üstünde gören yargı ve emniyetteki şebekelerin akıbetini hatırlayalım. Pandemi Rejiminde
kendini sorgulanamaz bir mevkiye tayin eden, birdenbire ansızın gök taşı gibi hayatımızın
ortasına düşürülen Bilim Kurulu namlı yarı tanrıcı doktor şebekesini ve onun
yardakçılarını benzer bir akıbetin beklediği gören gözler için âyan. Halk
sağlığına birlikte savaş açtıklarıyla ayran içtikleri besbelli. Bağıra bağıra
geliyor gelen.
Kantarı bozanların bozdukları kantarda
tartılmalarının pek hoş neticeler verdiği görülmüş şey değildir. Acı ve
ibretlik sonuçları olmuştur. Kast sisteminden kul taifesine eziyetlendikleri
tatlı günlerin sonlarına gelmiş gibiler. Tatlı günler bir gün gelir elbet
biter.
Mala/Davara dahi faydası olmayan bu
şeytanları başımıza tebelleş edenlerin de yorgan gittikten sonra kavga etmeleri
gülünecek şey değildir. Zaten Nasreddin Hoca’ da öyle zannedildiği gibi espriler
ve şakalar yapan komik bir adam değildir. Doğruyu işine geldiği kadar ve işine
geldiği zaman konuşanlardan beriyiz.
Ahlakını kariyerine yeğleyen hekimlerimize
selam olsun.
Unutmayalım,
Yalnızca İnsanlar Ölür, Modernler EX Olur.
[1] “Bilim İnsanı” oluyorsa “Müzik İnsanı” da
olabilir. (Cinsiyetçi yabancı dillerden aparma saçma kavramlarla cinsiyetçi
olmayan Türkçe’ ye bile isteye taarruz eden alçaklara düşmanlık beslemek,
onları alaya almak ve küçümsemek namus borcudur.)
[2] https://www.dokuzsutun.com.tr/omrunu-kulture-adadi-cebinden-5-kr-cikti-4849yy.htm
[3] Şair Şükrü Erbaş “Köylüleri Neden
Öldürmeliyiz” şiiri ile bu meseleye oldukça sert bir tonda girişir.
[4]
Ne demekse. “Bilim Adamı” nın tam
olarak neresinin battığını da anlatmış değil bunu benimseyen cahiller.
[5] Fransız İhtilali sonrası (Hemen öncesi de
olabilir.) bir dönemde Fransa’ da “Bilim Kilisesi” diye bir manyaklık vücut
bulmuştur.
[6] Yarı robot.
[7] Keşke gazete görünümlü küfür yuvasının internet portali
kapatılmasaydı da ibret-i alem için ortaklıkları boy boy görebilseydik.
Yorumlar
Yorum Gönder