KARA MEZAR TAŞLARI

 

İşim bana Cennet Vatan’ ın dört bir yanını görme imkânı sağlıyor. Vaktimin boş anlarını yakaladığımda Türkiye Siyasi Haritasını açar, henüz gitmek nasip olmayan illeri işaretlerim. Bazen de tam tersine gidebildiklerimi. Basit bir uygulaması da var, dipnotta portal adresini verdim.[1]

Boş kalmak dedim. Boş olmak değil. Türkçe ile felsefe olmaz diyen filozoflarımız[2] da oldu. Hem de Türk olduğunu iddia ederekten. Belki de öyledir. Ne zaman Türk oldu bilemem. “Bilemiyorum Altan” diye bir replik vardı, güzel bir Cem YILMAZ filminde.[3] Teorik olarak şöyle bir düşününce, sanki olmaz diyen rahmetli filozof haklı gibi geldi yazının tam da burasında. Avrupa’nın aydınlanma dediği şeyin nevi böyle herhangi bir işi yaparken, yazarken, eylerken ansızın gelişmiş bir şey ise oldukça absürtmüş. Saçma yani. Buna aydınlanmaktan ziyade aymak denebilir. Neyse. Rahmetli filozof Türkçe ile felsefe olmaz demişti. Evet haklıymış. Türkçe ile felsefe olmaz. Çünkü bizatihi Türkçe dilinin kendisi felsefedir. Türkçe yapısı gereği düşünce ile kelime arasında bağlantı/anlam kopmasına uğrayamaz. Cümlenizi ne kadar uzatırsanız uzatın aslında öz itibarıyle o kısa bir cümledir ve düşündüğünüz şeyi rahatlıkla ifade edersiniz. Tabii düşünme yeteneği burada en temel etken. Düşünce ile Türkçe arasında bir kopukluk doğamaz. Yapısı buna engeldir. Kısa cümleleri birbirine bağlaya bağlaya anlatımı sanat seviyesine kapasiteniz el veriyorsa zorlanmadan taşıyabilirsiniz. Siz bakmayın performans çağının evlatları olan beyaz yakalılarının konuşurken el-kol sallamalarına. Pılaza[4] işidir. Türk’ lükle alakası yoktur. Konuştukları dil Türkçeye benzemekle birlikte bozuk bir lehçesidir. Türkçe konuşan bir insan elini kolunu sallama ihtiyacını duymaz. Bu el-kol-jest-mimik işleri bize hiçbir haltı doğru anlayamayan liberal sapkınların batıdan taşıdığı modern lüzumsuzluklardandır. Bir dönem -hafızalarınızı yoklayınız- sümüklü kardinalin süprüntü takımı bu bayağı işlere bayağı bir konsantre olmuştu. El atmadıkları melanet yok. Neyse. Yazımızın konusu Türkçe değil maalesef.   

Boş kalmak demiştik. İnsan düşünmemeyi başarabilirse gerçekleşebilecek bir şey midir boş kalmak? Felsefe de yapılabiliyor Türkçe ile. İsmail Hakkı İzmirli, Şehbenderzade Ahmet Hilmi mesela. Japon değiller.

Harita işaretlemek keyifli ve enteresan bir boş iş. İnsan (Müslüman-Türk) olarak, ok atıp, at binmeyince nasıl zinde kalacağımızı şaşırıveriyoruz. Niye mi ok atıp, at binmek? Onu Resul-i Ekrem’den öğreneceksiniz. Mekânımızda hap bilgiden hiç haz edilmiyor. Yazılarımız test neslini zorlayacak. Evet yay çekip, at koşturmayınca küçültücü abukluklarla kıymetli vakitlerimizi heba ediyoruz. Okuyucuyu yazının konusuna getiremedim. Maalesef her şeyin sahtesinin makbul olduğu bir düzende (Kuruyemişin değil.) yazdığımız ne ise onun şerhini düşmekte üzerimize bir borç gibi. Ok/At demişken soytarılık ve şarlatanlıklarıyla namlı birtakım şebekelerin FETÖ sonrası mezkûr çeteden boşalan mevkiye ve sahaya dolmasıyla/doldurulmasıyla başlayan televole seviyesindeki Ok/At kumpanyalarını peşin peşin ayağımızın dışıyla avuta[5] yollayalım. Yazımızın konusu ok ve at da değil.

Başlığımızda gördünüz. Herhangi bir mecazımız yok. Buraya kadar süren hicvimizi ve sonrasını güleçlikten değil öfkeden sayınız. Cennet Vatan’ ın hemen hemen altmış beş (65) ilini gördüm, gezdim. Özellikle birkaç yıldır mezar taşlarıyla ilgili bir gözlemim var. Siyah granit. Evet. Siyah. Kara. Artık granit mermer midir başka bir taş türümüdür bilmediğim bir husus. Ama siyah rengi seçecek kadar hamdolsun gözüm, görüşüm yerli yerinde. Bu yazıyı Tunceli’ de yazıyorum. Sabah ya da akşam işyerine giderken ya da dönerken bir mermer atölyesinin önünde reklam için konduğu apaçık olan iki kapkara mezar taşı (Takım) görünce artık bunu yazarsan kendi kendine öfkelenip duvarlara sinirlenmekten kurtulabilirsin diye kendimi teskin ettim. Nasıl olsa bu konuyu yazarsam hiçbir şey değişmez, etime saplanan saçmayı çıkartamam nasıl olsa diyerek akşamına kalemi aldım ve defterimi doldurdum.

Evet ahali. Siyah ya da kara ne dersek diyelim. Artık kara mezar taşları yapıldığını görüyorum memleketin her yerinde. Müjdemi isterim.

Müjde! Tek dişimiz bile kalmadı canavar. Bak. Seninkilerin matem/yeis/cenaze rengini, papazlarının/kardinallerinin operasyon melbusatlarının rengini, hocalarımız kıyafetleri için seçmekle kalmadı. Artık mezar taşları da kara granitlerle kaplanıyor buralarda. Sanırım sizden utananlar tercih ediyor bu rengi. “Aman efendim yanlış anlamayın, biz bu Türk’ lerden değiliz, onlardan imiş gibi numara çekiyoruz.” demeye çalışıyorlar galiba size. Hüsrana uğratmazsınız artık bu profesyonel çabaları.

Tabii bu mezar taşı mevzuu berbat. Mide bulandırıcı. Ancak yegâne arıza bu da değil. Bir de belediyelerimiz var iyi saatte olmasınlar. Özellikle bu 10 TL farkla büyük boy olanları. Artık mezarlıklarımızı kazıyorlar, iç kısmın yan duvarlarına briket örüyorlar, mezar sizinle, tahtalarınızla ve toprakla dolduktan sonra üzeri iyice örtülsün de çıkamayın (Hortlarsınız belki.) diye yapılmış beton kapaklarda üretmişler ve -demirden tutacakları bile var ki- hazır bekliyorlar.

Diyelim ki ada konseyinin bugün ki kararıyla adaya veda eden (Eskilerin “Tahtalıköyü boyladı.” dediği.) şanssız yarışmacı sizsiniz ve öldünüz. Macera şimdi başlıyor. Belediyelerimiz derhâl organize oluyor. Yıkama, ağlama, kefeni bağlama bölümlerini, A Haber adlı ekran şeyinin tespit ettiği FETÖ şifreli yazışmaları (GTA5 adlı bilgisayar oyunu hileleri aslında.) ile atlıyoruz. Belediyelerimiz olmasa nasıl ölür, nasıl gömülürdük bilemiyorum Altan. Belediyemiz üzerine kendi adını yazdığı yeşil ve munis cenaze aracıyla sizi alıyor, camiye, oradan da mezarlığa taşıyor. Hiç yorulmuyorsunuz. Cenaze aracı klimalı. Elbette tabutunuz da klimalı. Koku, ter hiçbir şey yok. Mis. Büyük kentlerin mezarlıklarının (Misal Ankara da Karşıyaka) hemen yanına, yöresine yapılan cenaze namazı kılma camilerinde, yakınlarınızca numaratörlerden alınmış olan sıranız gelince musalla taşına konuveriyor tabutunuz. Belediye görevlisi anonsunuzu geçiyor hoparlörden. Tanıyanı, tanımayanı herkesler namazınıza duruyor. Yaaa Yüce Sezar. Sen bile Roma’ yı asla böyle organize edemedin.

Hoca namazınızı bitiriyor. Dua faslı, helal faslı, iyi bilme faslı derken. (Yanlışım olmasın bu cenaze hizmetleri diye isim konan şeyin AB fasılları ile bir ilgisi var. Evimde olsam kaynağını bulur yazardım. Genelde evimde pek az olabiliyorum. Neyse araya AB fasılları karışmasın mevzumuz daha ciddi.) Sayın Hoca namaz, dua, helal diyor demesine amma velakin ne o bizi tanır ne de biz onu. Keçilerimizin dahi hocanın lojmanındaki çitlerden atlamışlığı yoktur. Neyse, nasıl olsa öldük ve bunlar artık bizim derdimiz değil. Üstelik belediyemiz de üstün ve kaliteli bir hizmet anlayışıyla mükemmeli hedefliyor hep. Keşke belediyelerimizin mobil uygulamalarından cenaze hizmetlerini ölenlerin yakınları oylayabilse. Hatta yorum da yazılabilse oylama yapılırken: “iyi insandı, karıncayı çimdirmezdi …” gibi.

Namazdan sonra defin için -yanları- briket örülerek hazırlanmış mezar yerinizin bulunduğu sokak ya da parsel numarası duyuruluyor. İnanır mısınız kırmızı akan yazılı tabelalar var onlar da bile yazıyor adınız, yeriniz, ,,, akıyor. Defninize iştirak edecek olan bilumum akraba-i tâlukat, yakın ve eş-dost arabalarına atlayıp mezar yerine doğru hızla hareket geçiyor. Çabuk olsalar iyi olacak çünkü orada da trafiğe takılma riski mevcut.

Tabutunuzdan alınıp mezarınıza indiriliyorsunuz nihayet. Tertemiz. Bir tek altınız toprak. Yanlarınız beton. Beton gibisi yok. Çapraz koyulacak tahtalarınız geliyor. Belediyemiz onları da hazırlıyor. Tahtalar çapraz yerleştirilince boş bir üçgen saha kalıyor zemine kadar. İşte sevgili kardeşim o kısım toprak dolduruluyor. Tabii duygulanmamak elde değil. Nostaljik bir etkisi var sonuçta. Eskiden de bu kısmı böyle yapılırdı. Doldurma işlemi bitince yanda hazır kıta bekleyen demirden (İnşaat demiri) tutacakları olan beton kapak, mezarınızın üzerine oturtuluveriyor. Tam briket duvarların üstüne oturtulacak şekilde yapılmış. Yemin ediyorum mühendislik harikası. Sıfır şaka. Öyle temiz öyle temiz ki insanın dirilip dirilip ölesi gelir.

Mezarlık kompleksinden yer beğendiriyor bize modern zamanlar. Mesela belediye başkanları mezarlık hizmetlerinde tempo arttırıyor.[6] Ölüm için belediyelerin önce kare tuşunu sonra dahili hattını tuşlayıp bağlandığımız görevliler var artık. Mezarınızı satın alıyorsunuz. Parasız ölmek yok. Mezarınızın bir seri numarası dahi var. Yakındır TC kimlik numarası ile birleşir. Allahtan HES Kodu kalktı. Bu mezar tipi Hıristiyan mezar tipinin bir adım öncesidir. Aşırı düzenli. TOKİ düzeni gibi. Tabii mezarlık kompleksine siyah granitler yaraşır. Ölüm meselesini aşamamış olan özellikle Hıristiyanlar için ölümün korkunç bir şey olduğunu anlamazsak/bilmezsek Türkiye’ de yapılmaya çalışılan şeylerin ne olduğunu anlamak imkân dahilinde olmayacaktır. Ölümün korkunç geldiği gâvurlar bunun için ölülerini, takım elbise giydirip, makyaj yapıp, allayıp pullayarak, fiyakalı tabutlar içinde yer altına gömüyorlar. Toprağa teslim ediyorlar demek isterdim.

Hayvan mezarlıkları görüyoruz artık. “Belediye hizmetleri yetersiz, özeller 2.500 liradan başlıyor, Diyanet İşleri ise ‘dinimizde yeri yok’ diyor” bir haberin[7] başlığı. Diyanet işlerimizin işi gücü modern saçmalıklara lüzumsuz bir gayretle cevap yetiştirmekten öteye geçmiyor.

Mesela günün birinde acıkmışsınızdır ve bir dürümcüde karnınızı çabucak doyurmaya karar verdiniz. Dürümünüzü yerken oturduğunuz masanın karşısındaki yoldan yeşilli bir cenaze aracının geldiğini fark ettiniz. Dürümünüzü sakince tabağa bıraktınız ve ayağa kalkarak Fatiha suresini okumaya başladınız. (Böyleydi bu işler eskiden.) Fatiha bitene kadar belediyemizin cenaze aracı hemen oturduğunuz dükkânın önündeki yoldan geçti. Ve siz aracın içindeki tabutun üzerinde bir haç işareti gördünüz. E Fatiha da yarım bırakılmaz. Ze kuşağının dediği gibi “Yapçak bişiy yok”. Fatiha tamamlanıp dürüme devam. Evvel zamanlarda cenaze namazı olduğunda yerleşim yerinden mezarlığa kadar herkesin el ele omuz omuza kaldırdığı bir şeydi bir Müslüman’ın cenazesi. Gelip geçilen yerde ayağa kalkılırdı. Fatiha suresi muhakkak okunurdu. Çünkü biz millet olarak Şair Ülkü Tamer’in “Çünkü Çarşılardan Geçtim” şiirinde dediği gibiydik. Çarşılardan geçerdik ölünce. Söz dururdu. Esnaf dururdu. Dar-ı Bekaya irtihal eden bir Müslüman için kıyam ederdik.  Ne çarşı ne de aklı başında bir Müslüman kalmamıştır.

Evet kıymetli 38 yaşının altındaki kardeşlerim ve üstündekiler. Hicvi uzun tuttum. Sıkıldım. Muhtemelen okuyanda sıkıldı. Bu hiciv işinin bir noktası var ki o nokta geçildi mi yazanı da boğuyor. Boğuldum. (Hiciv konusunda sanırım son yüz yılın en usta ismi Aziz Nesin.) Bugün Türkiye’de yaşayan Müslümanların dinince gömülmek dışında gömüldüğü başka meseleleri var. Yazı konumuz olan mezar taşları ve cenaze hizmetleri meselesi belki de son sırada bile değil. Sorunlarının tamamı dünyevi ve birinciliği maişet derdi açık ara farkla önde götürüyor. Türkler maişet derdine düşmüş/düşürülmüş olarak ömürlerini tüketirken gözleri başka şeyleri göremez olmuş vaziyette. Bir kısım (Büyükçe) Müslüman (Mı?) ise kaymağın peşinde. Köşeyi dönmenin, voliyi vurmanın peşinde. Ama en kısa yoldan, asla en meşru yollardan değil, diğer Müslümanların felaketi uğruna kaymağı bir şekilde yutmanın peşinde.

Kara mezar taşları ile başlayıp belediye idarelerimizin cenaze hizmetlerini hicvederek yazımızı bir yere getirdik. Biliriz ki Kara/Siyah renk özellikle Hıristiyanların matem günlerinde, cenaze törenlerinde ve papazları/kardinalleri tarafından giyilen melbusatlarının rengidir. Bu şu demek değildir: “Ne yani siyah onların rengi mi?”. Elbette siyah renk onların değildir. Bütün renkler Cenâb-ı Hakk’ındır. Amma velakin din/inanç meselesine geldiğimizde bu işlerin sembolik anlamlar taşıdığını anlamayanın vay haline. Adama gülerler. Bu soruyu, siyah cübbe giymeyi pek seven diyanet görevlilerimiz bile sormaz.

Renk meselesini anlamamız için başka bir örneğe sarkıntılık edeceğim. Tibet Rahiplerini düşünün. Hemen gözünüzün önüne ihrama benzeyen Turuncu melbusat giyen kel, yağlı ve parlak kafalı herifler gelecek. Geldi değil mi? Özdeşleşme. Sembolizm. Altan?

Bugün Türkiye’de kendine/özüne/dinine dair hassasiyetleri maişet derdinin tahribatıyla kenara itmiş, aman gözüme görünmesin/bana dokunmasın/bin yaşasın tavrıyla nefes aldığı zannıyla hayatını yılgınlıkla sürdüren (Yaşamak diyemiyoruz böylesine.) yığınlarla iç içe ömür tüketiyoruz. Biz de bu yılgınlığın çok dışında kalamamaktayız. Mevcut durumun iğrençliği, yaşamanın hassasiyetlerini taşımaya çalışan insanlar için daha da içinden çıkılamaz bir işkence haline dönüşüyor. Sahi yaşıyor muyuz?

Yaşamanın ne olduğu üzerine kaçımız dünyanın bakılmayacak bet çehresine dönüp sorularımızı yöneltiyoruz. İçimizde bir soru kaldı mı?

Nursuz kentlerde ömrümüzü tüketiyoruz. Apartmanlarda yaşıyoruz. Matah bir şey. Tavuklar gibi (Ama markette satılan tavuklar gibi.). Klişe mi kimsenin kimseyi, kapı komşusunu bile tanımadığı yoksa kroşe mi? Evinizdesiniz ve üzerinizde başka bir ailenin ayak sesleri. Avrupa Avrupa duy sesimizi. Artık bunun bırakalım iğrenilecek bir hal olmasını anormal bile gelmiyor insanlara. TOKİ eleştirisi yapınca hayret eden, garipseyen, ayıplayan insanlar yaşıyor artık Cennet Vatan’ ın toprakları üzerinde. Sahte bir temizlik ve obsesif bir düzenlilik hali gözleri kör etti. Açık ve seçik ifade etmek istediğim şeyi yeni bir paragrafla ve büyük harflere başvurarak yazacağım.

TOKİ GİREN ŞEHRE, MELEKLER GİRMEZ!

Çünkü Melekler iğrenç şeylerden uzaklaşırlar.

Artık aynı muhitin Müslümanları birbirlerini tanımıyor. Nasıl haklarımızı helalleşeceğiz? Nasıl birbirimizi iyi bileceğiz? Türk Milleti -varsa- artık cenazeleri için dahi organize olma işini belediyelere devretti. Bu külfetli (!) işleri artık belediyeler eliyle görüyoruz. Yakındır, bu işleri de belediyeler ihale ederler alt yüklenici firmalara. Şirketler gömer bizim nesli de. Aklıma gelen reklam sloganlarını yazmıyorum. (Sadece bir şey: Fakirsiniz ve şirketin cenaze masrafları faturasını ödeyemiyorsanız üzülmeyeceksiniz. Belediyelerimiz ASKIDA CENAZE kampanyası ile gömülmenizi sağlayacaklardır.) Artık organize olma ihtiyacımızı da belediyelere devir teslim süreci tamamlandığına göre millet olmayı da elden bırakmışız demektir. Çünkü ancak ve ancak milletler organize olmanın teyakkuzu ile işlerine istikamet çizerler. Güruhların organize olma istidatları olmadığı gibi buna ihtiyaçta hissetmezler.

Zaten hepimiz kardeşiz. Sahi bu kavga ne diye lo lo Abdullah BAZENCİR[8]?



[1] https://ozanyerli.github.io/turkeyvisited/

[2] Prof. Dr. Teoman Duralı

[3] “Her Şey Çok Güzel Olacak” adlı film.

[4] Yazım yanlışı yoktur.

[5] Yazım yanlışı yoktur.

[6] https://www.egemengzt.com/haber-baskan-sozlu-mezarlik-hizmetlerinde-tempo-artirdi-20910.html

[7] https://www.indyturk.com/node/50411/haber/hayvan-mezarl%C4%B1klar%C4%B1-belediye-hizmetleri-yetersiz-%C3%B6zeller-2-bin-500-liradan-ba%C5%9Fl%C4%B1yor

[8] “Mahsun Kırmızıgül” mahlaslı “Newyork’ta Beş Minare” adlı ne desem bilemediğim şeyin yönetmeni. Filmini çektiği pislikle resmi varsa Kültür ve Turizm Bakanı olma potansiyeli olan kişi. Bir neo-çözüm sürecine bakar. Belki de bir Neo-Çözüm Sürecindeyizdir?







Yorumlar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *